Year: 2015

İnsan Olmadığınız İçin

Eğer sosyopat değilseniz, Kayseri’de iki çocuğa yapılan işkence neticesinde sizin de içinizdeki kin ve öfke kendini işkenceci kadına zarar verme isteğiyle açığa çıkmıştır. Korkunç detaylara girmeyip bu görüntülerdeki eylemlerin hepsine kısaca işkence demek istiyorum. Yazıyı yazarken de başlığından son satırına dek oldukça zorlanacağım çünkü ne yazık ki görüntüler insanın zihninde etkili bir film sahnesi gibi yer ediyor. Bu noktada keşke bakmasaydım diyorm. (İlk yayınlandığı gün sansürsüz versiyonunu atlaya atlaya geçerek sonuna gelemeden kapatmış bulundum, yani çünkü korku filmi izlerken bile gözünü elleriyle kapatan insanım ben, buna rağmen gözümün önüne gelen her karede beynime göktaşı düşüyormuş gibi hissediyorum) Bir önceki yazımda da söylemiştim, ben psikolog ya da psikiyatrist değilim ve beni ciddiye almasanız iyi olur ama olayın elbette üvey annelikle, kadınlıkla falan alakası yok. Kadın bariz ruh hastası, ne olduğunu ben bilemem ama küçük çocuklara çok ağır şekilde zarar verecek kadar şeytanî bir yapıda. Bunda irdelenecek hiçbir şey yok. Ne kadar hasta olduğu da beni ilgilendirmiyor. Benim için bu kadının hakkı idamdır. Bakın cezası ya da tedavisi demiyorum. Bu kadın, bu dünyada yaşamayı, nefes almayı hak …

Son Heves Bükücü

Her sene süslediğimiz ağaç bu sene onun oyuncağı oldu. Evde bir kedi köpek olsa şu ağaçla daha az ilgilenirdi. İki saatte simetri manyakları gibi otel ağacı gibi süslediğimiz ağaçta bütün aynı süsleri birbirine yanaştırmış, aynı dala asmış falan. Hadi onun istediği gibi olmasın da göreyim. Mühü 🙁

İnsan Olduğum İçin

Kırıkkale’de yatılı bir okulda aşçılık yapan Sinan Türkoğlu, bir süre önce kaçtığı nişanlısının yanından eve dönen 17 yaşındaki kızı Beyza ile tartıştı. 17 yaşındaki kızın neden nişanlısı var bilemiyoruz. Baba Türkoğlu, mutfaktan aldığı ekmek bıçağıyla kızını, karısı da yanlarındayken sekiz yerinden bıçakladı. Beyza ölmeyince bir leğene su doldurdu, boğarak öldürdü. Sonra polisi aradı, “Kızımı öldürdüm, gelin beni teslim alın” dedi. Gözaltına alındıktan sonra sorgulanıp adliyeye sevk edildi, muhabirlerin “Kızınızı neden öldürdünüz?” sorusuna sessiz kaldı. Ama daha sonra öğrenildi ki, ifadesinde Şöyle demişti: “Namusum için öldürdüm, bir anlık kızgınlığıma geldi, pişmanım.” Tutuklandı ve cezaevine gönderildi. Sinan Türkoğlu’nun liseye giden bir kızı daha var. Basit bir hesapla, sülalesini hesaba katmazsak; büyük kızını öldürdü, küçük kızı, karısı, büyük kızının nişanlısı ve kendisi olmak üzere en az dört kişinin de hayatını yaşarken bitirdi. Ben psikiyatr ya da psikolog değilim ve beni ciddiye almasanız iyi olur ama çevresinde sessiz ve sevilen biri olduğu söylenen Sinan Türkoğlu’nun birincil sorununun ne cehalet, ne öfke ne de muhafazakarlık olduğunu düşünmüyorum. Bu adamın asıl başaramadığı şey, birine önce, o kişi bir insan olduğu için değer …

DIY Benim İsyanımdı

Pinterest batağında boğulmuş şekilde gezerken epeydir iç çekiyordum, zaman bulsam da Bugu’yla şöyle kesmeli yapıştırmalı bir şeyler yapsak beraber diye. Tabi bunları düşünürken çekincem, yeteneksizliğim yüzünden nihai sonuca ulaşamayıp elimden kağıdı makası boyayı falan fırlatmaktı. Ama içimdeki çocukla bir şeyler yapma hevesine karşı çıkamadım ve sokakta dolanırken yerdeki kozalakları gördüğümde, hazır yılbaşı yaklaşırken, beraber bir kapı süsü yapalım diye düşündüm. Ama bilmenizi isterim ki, hayaller-hayatlar döngüsü kendini sanırım en iyi DIY işlerinde gösteriyor. Zira umut edilenle sonuç arasında epey fark oluyor 🙂 Sokaktan küçük ve büyük birçok kozalak topladık, bir de çam ağacı dalları. Çocuğumuza kötü örnek olmamak ve öküzlük etmemek adına, yere düşen dalları ve kozalakları topluyoruz elbette. Daha o aşamada işe yaramaya başlayan ve işbirliğine giren çocukumuz, hem mutlu oluyor, hem de Montessori’ye selam çakan bize tatmin duygusu yaşatıyor. Bu dallara nasıl yuvarlak bir form vereceğiz diye düşünürken, aklıma evdeki kasnaklar geldi. Bir tanesini neşeyle feda ettim. Sonra dalları yapıştırmaya başladık. Önce çok kaliteli bir yapıştırıcı kullanıyordum, sonra baktım hiçbir şeyin birbirini tuttuğu yok, hemen bastım japon yapıştırıcısını. Dalları kasnağa yapıştırırken hepsinin aynı …

Geçemiyoruz

O kadar kurallara saygılı, o kadar medeni bir toplumuz ki, bir fotoğrafla bu konudaki düşüncemi kısa ve öz paylaşmak istedim. Yaklaşık on dakika (evet gerçekten on dakikadan bahsediyorum) boyunca belki biri zahmet edip durur ve karşıya geçeriz diye beklediğimiz Eryaman, Selçuklular Caddesi’ndeki yaya geçidi tabelası, anılarımızda yer almaya hak kazandı. Hani Avrupa ile ilgili anlatılan klişe hikayeler vardır, efendim Paris’te daracık ara sokaklarda bile 80’le gidermiş araçlar ama herkes kurallara o kadar saygılıymış ki, hiç kaza olmazmış. Efendim sabaha karşı 3’te ıssız bir sokakta, karşıdan karşıya geçecek kimse veya geçiş hakkına sahip olan yolda araba yoksa bile, o kırmızı ışıkta dururmuş şoförler falan. Arkadaşlar bunlar klişe ama gerçek. Sizin rüyanızda bile göremeyeceğiniz bir medeniyet söz konusu orada. İnsanlar kurallara uymayı haysiyet meselesi haline getirmiyor. Bu yüzden allah aşkına Avrupa Birliği sizi ne yapsın? Ne yapsın ya ne yapsın, soruyorum, siz daha yaya geçidinde 15 saniye frene basmaktan imtina eden birer organizmasınız, sizi kim ne yapsın? Ama en önemlisi, ben nasıl bir günah işledim de, sizinle aynı sınırlar içinde doğdum? Çok sinirliyim.

O Aslında Sensin

Yaz ortasıydı. Zoi‘nin terasında oturmuş konuşuyorduk. Çocuklara ayırdığımız zamandan, kendimize ayıramadığımız zamandan, benim Begül’ü ısrarla kreşe vermememden dolayı Stockholm sendromuna dönüşen anne-kız ilişkimizden, yorgunluktan falan bahsediyorduk. Yakınma konseptli bir konuşma değildi açıkçası, bilakis. Her şeyi çocuklarla yapabilmekten ve bundan içimizden bile şikayetçi olmamaktan falan bahsediyorduk. İki arkadaşın dertleşmesi kategorisindeki derin bir sohbet olduğu için tam detayını vermek istememekle beraber (bizim de hatırı sayılır bir gıybet kapasitemiz var elbette)  Zoi beynimde o günden beri Begül’e her baktığımda yankılanan bir şey söyledi bana: “O aslında sensin”.  Buradan sonrasını Zoi’den dinleyelim: “Doktora çocukla ilgilenmekten hiç bir şey yapamadığımı, ne yapmaya kalksam elime, ayağıma dolandığı için yapmak istediklerimi erteleyerek gün geçtikçe daha mutsuz ve tahammülsüz hale geldiğimi söyledim. Örnek vermemi istedi. Örnekleri saymaya başlarsam ikimiz de bu odada yaşlanıp ölürüz demek geçti içimden. Günlük ihtiyaçlardan tut sosyal hayata, iş ve özel hayattan tut hobilere, yalnız ve sessiz bir ortam ihtiyacından arkadaşlarımla çılgınca eğleneceğim akşamlara kadar ne varsa sayıp döktüm. Karşısında durmadan yakınan, mağdur, ağlamaklı, çaresiz bir kadını dinlerken nasıl böyle poker face durabiliyordu bu adam? “Bana mı sordunuz doğururken” …

Menekşeler

Şu hayatta en başarısız olduğum şey şüphesiz ki çiçek yetiştirmek. Çiçek yetiştirdiğimden daha iyi yemek yapıyorum, oradan anlayın. Yucca, bambu ve kaktüs gibi nükleer reaktör kalbinde bile yetişebilecek dayanıklılıktaki bitkiler benim elime geçtiğinde 3 haftada falan ölüyor. Ama bu sefer başardım. Ki bunda Hıdrellezde dilek tutmak uğruna hevesle edindiğim saksı gülleri tarumar olduğunda çektiğim üzüntüye şahit olan mahalle çiçekçisinin de payı büyük. Her Salı dükkanına kasa kasa gelen menekşelerin bende olmayan rengini ayırıyor ve parasız veriyor adam artık. Ben de yeni açan menekşelerin fotoğraflarını çekip gösteriyorum, çok seviniyor sağ olsun. İşin sırrını da öğretti, ortadan çıkan minik yeni yaprakların gelişimine fırsat vermemek amaçlı, elimizle tutup koparıyoruz, böylece çiçeğin tomurcuklanmasına engel olmuyoruz. Siz de benim gibi bitki yetiştirme konusunda başarısızsanız, menekşeyi tavsiye ederim. Büyüyüp açtıklarını görmek çok güzel. Konuşuyorum falan kendileriyle. Hatta şimdi alt yapraklarından koparıp filizlendirerek yenilerini dikmeye çalışacağım. (Pek ümitli değilim, o kadar da değil yani.) Neyse güller Hıdrellez sonrası o kadar hızlı kuruyup öldü ki, ben o dileklerin gerçekleşmeyeceğini oradan anlamıştım zaten. Ama mahallemizin çiçekçisi bana insanlığın ölmediğini gösteriyor, daha ne olsun?

Hep Bunun Yüzünden

Çocuk olmanın kafası bence cennete eş değer. Hava 3-4 derece ama parktayız. Oyun için uygun hava koşulları -40 derece ile 40 derece arasını kapsıyor.  Normalde 20 derecenin altındaki havada balkona bile çıkmayan ben, evladım oyun oynasın diye parka çıkıyorum. Ebeveynlik yalnızca fedakârlıktan ibaret. Ama her şey bir yana, bu gülüş bir yana.

Özleyeceksin

“Yeni annelik” ne kadarlık bir süreyi kapsıyor bilemiyorum. İlk birkaç hafta mı? Altı ay mı? Bir sene mi? Mesela ikinci ya da üçüncü çocuğunda da yeni anne sayılır mı insan? Her yeni çocukta yeni bir deneyim sahibi olduğu için, her seferinde yeni annelik mertebesinde bir süre geçirir mi? Bana sorarsanız yeni annelik ilk kez anne olana mahsustur. Bitişi ise çocuğun kendini sokak ortasında yere atıp “Seni sevmiyorum, istemiyorum git” diye yırtındığı ana denk gelir -ki böyle bir şeyi yaşayan bir anne, o an kıdemin kralını kazanır. Yeni annelerin çok tatlı bir tribi var, deneyimsizliklerini gizleme çabası diyorum ben buna. Hobi olarak gene gizlemeleri taraftarı olsam da, gergin ve bilmiş tavırların dışarıdan biraz komik algılandığını itiraf etmeliyim. Benim de bir kez (kim bilir kaç kez?) başıma gelmişti ve bizim Hülya’ya çemkirmiştim. Bana her zamanki açık dilliliği ve tatlılığıyla laf arasında “Sen daha lohusa olduğun için…” Demişti ve ben kendisine “Lohusa falan diilim ben tamam mıaaa?!!” diye çıkışmıştım. O da bütün rahatlığıyla ve gülerek, “Yok yok şimdi lohusasın, ister istemez öylesin, herkes öyledir” gibi bir şey söylemişti …