Month: November 2015

O Aslında Sensin

Yaz ortasıydı. Zoi‘nin terasında oturmuş konuşuyorduk. Çocuklara ayırdığımız zamandan, kendimize ayıramadığımız zamandan, benim Begül’ü ısrarla kreşe vermememden dolayı Stockholm sendromuna dönüşen anne-kız ilişkimizden, yorgunluktan falan bahsediyorduk. Yakınma konseptli bir konuşma değildi açıkçası, bilakis. Her şeyi çocuklarla yapabilmekten ve bundan içimizden bile şikayetçi olmamaktan falan bahsediyorduk. İki arkadaşın dertleşmesi kategorisindeki derin bir sohbet olduğu için tam detayını vermek istememekle beraber (bizim de hatırı sayılır bir gıybet kapasitemiz var elbette)  Zoi beynimde o günden beri Begül’e her baktığımda yankılanan bir şey söyledi bana: “O aslında sensin”.  Buradan sonrasını Zoi’den dinleyelim: “Doktora çocukla ilgilenmekten hiç bir şey yapamadığımı, ne yapmaya kalksam elime, ayağıma dolandığı için yapmak istediklerimi erteleyerek gün geçtikçe daha mutsuz ve tahammülsüz hale geldiğimi söyledim. Örnek vermemi istedi. Örnekleri saymaya başlarsam ikimiz de bu odada yaşlanıp ölürüz demek geçti içimden. Günlük ihtiyaçlardan tut sosyal hayata, iş ve özel hayattan tut hobilere, yalnız ve sessiz bir ortam ihtiyacından arkadaşlarımla çılgınca eğleneceğim akşamlara kadar ne varsa sayıp döktüm. Karşısında durmadan yakınan, mağdur, ağlamaklı, çaresiz bir kadını dinlerken nasıl böyle poker face durabiliyordu bu adam? “Bana mı sordunuz doğururken” …

Kalbimiz Buz Tutarken

Kış aslında şu yukarıdaki fotoğraftaki gibi bir şey. Bembeyaz ve tertemiz. Ben kışın bu halini en son 16 yaşındayken Elmadağ’da görmüştüm. O zamanlar kışı severdim. Zaten Ankara’da kışı sevmemek gibi bir seçeneğiniz olamazdı. Dengelerin henüz bu denli bozulmadığı o yıllarda, kışın hep bilek boyunda kar olurdu şehrin merkezinde bile. Biz inanılmaz uzaklıktaki okullarımıza, yalnız başımıza yürüyerek gidip gelirdik daha küçücükken. Kar yağıp da dizi geçtiğinde, okulları bir zahmet tatil ederlerdi, o da öyle bir gün iki gün değil, 3 gün, bazen bir hafta; okula gittiğimizde öğrenirdik tatil olduğunu, aynı yolda kartopu oynayarak dönerdik eve. Kış çocukken güzeldi. Açta açıkta kalanı getiremezdik o yaşta aklımıza. Kalbimiz her kırıldığında üzerimize kar yağmış, içimizde fırtına kopmuş, yüreğimiz buz tutmuş gibi hissetmeyi de öğrenmemiştik.  Karı-kışı severdin, hatta yazdan bile güzeldi, o mevsimi iple çekerdin. O kadar çok acı var ki, yaz-kış buz tuttuk artık hepimiz. Çözülmeyen bir buzla kaplandık. Kımıldayamamız belki de bu yüzden. Çünkü hiçbirimizin umursamayacak, görmemiş gibi yapacak kadar içinin geçtiğine inanmıyorum ben. Sadece buz tuttuk. Belki kendimizi çaresiz sandığımız belki de gerçekten çaresiz olduğumuz için, buzun içinde öyle …

Menekşeler

Şu hayatta en başarısız olduğum şey şüphesiz ki çiçek yetiştirmek. Çiçek yetiştirdiğimden daha iyi yemek yapıyorum, oradan anlayın. Yucca, bambu ve kaktüs gibi nükleer reaktör kalbinde bile yetişebilecek dayanıklılıktaki bitkiler benim elime geçtiğinde 3 haftada falan ölüyor. Ama bu sefer başardım. Ki bunda Hıdrellezde dilek tutmak uğruna hevesle edindiğim saksı gülleri tarumar olduğunda çektiğim üzüntüye şahit olan mahalle çiçekçisinin de payı büyük. Her Salı dükkanına kasa kasa gelen menekşelerin bende olmayan rengini ayırıyor ve parasız veriyor adam artık. Ben de yeni açan menekşelerin fotoğraflarını çekip gösteriyorum, çok seviniyor sağ olsun. İşin sırrını da öğretti, ortadan çıkan minik yeni yaprakların gelişimine fırsat vermemek amaçlı, elimizle tutup koparıyoruz, böylece çiçeğin tomurcuklanmasına engel olmuyoruz. Siz de benim gibi bitki yetiştirme konusunda başarısızsanız, menekşeyi tavsiye ederim. Büyüyüp açtıklarını görmek çok güzel. Konuşuyorum falan kendileriyle. Hatta şimdi alt yapraklarından koparıp filizlendirerek yenilerini dikmeye çalışacağım. (Pek ümitli değilim, o kadar da değil yani.) Neyse güller Hıdrellez sonrası o kadar hızlı kuruyup öldü ki, ben o dileklerin gerçekleşmeyeceğini oradan anlamıştım zaten. Ama mahallemizin çiçekçisi bana insanlığın ölmediğini gösteriyor, daha ne olsun?

Hep Bunun Yüzünden

Çocuk olmanın kafası bence cennete eş değer. Hava 3-4 derece ama parktayız. Oyun için uygun hava koşulları -40 derece ile 40 derece arasını kapsıyor.  Normalde 20 derecenin altındaki havada balkona bile çıkmayan ben, evladım oyun oynasın diye parka çıkıyorum. Ebeveynlik yalnızca fedakârlıktan ibaret. Ama her şey bir yana, bu gülüş bir yana.

Özleyeceksin

“Yeni annelik” ne kadarlık bir süreyi kapsıyor bilemiyorum. İlk birkaç hafta mı? Altı ay mı? Bir sene mi? Mesela ikinci ya da üçüncü çocuğunda da yeni anne sayılır mı insan? Her yeni çocukta yeni bir deneyim sahibi olduğu için, her seferinde yeni annelik mertebesinde bir süre geçirir mi? Bana sorarsanız yeni annelik ilk kez anne olana mahsustur. Bitişi ise çocuğun kendini sokak ortasında yere atıp “Seni sevmiyorum, istemiyorum git” diye yırtındığı ana denk gelir -ki böyle bir şeyi yaşayan bir anne, o an kıdemin kralını kazanır. Yeni annelerin çok tatlı bir tribi var, deneyimsizliklerini gizleme çabası diyorum ben buna. Hobi olarak gene gizlemeleri taraftarı olsam da, gergin ve bilmiş tavırların dışarıdan biraz komik algılandığını itiraf etmeliyim. Benim de bir kez (kim bilir kaç kez?) başıma gelmişti ve bizim Hülya’ya çemkirmiştim. Bana her zamanki açık dilliliği ve tatlılığıyla laf arasında “Sen daha lohusa olduğun için…” Demişti ve ben kendisine “Lohusa falan diilim ben tamam mıaaa?!!” diye çıkışmıştım. O da bütün rahatlığıyla ve gülerek, “Yok yok şimdi lohusasın, ister istemez öylesin, herkes öyledir” gibi bir şey söylemişti …