Güncel, Konu Dışı
comments 6

Anlatacak Çok Şey Var 1- An”kara”

En son Temmuz’da yazmışım. Bir ara heveslendim ama blogun şifresini unutmuşum, nasıl geri alınır bilemediğim için salladım. Sonra geçenlerde heves ettim, dedim ben bu şifreyi bulurum hacı, gittim server dashboardundan deneme yanılma yöntemiyle değiştirdim. Fakat o kadar iş güçle doluydum ki yazmayı çok istesem de fırsat bulamadım. Haliyle narkozdan çıkmış gibi yazacağım. Uzun bir yazı olacak. Hatta o kadar uzun olacak ki, partlar halinde yayınlayacağım. Bu, Ankara yazısı.

Nihayet senelerdir çok istediğim Antalya’ya göç teranesi gerçekleşti. Ankara’da son taşındığımız evde Haziran’ın 2’sine kadar elektrikli soba kullandığımda zaten artık soğuk iklim için fazlasıyla yaşlandığımı kabullenmiştim. Sadece altı ay oturduk o evde. Ama asıl mesele tabii ki soğuk falan değildi. Her şey 10 Ekim 2015’teki Gar katliamıyla başladı sanırım. Onca insanın, her kaldırım taşını ezbere bildiğim, gördüğümde içimin gittiği bir yerde göz göre göre katledilmesi bende çok büyük sıkıntı yarattı. Ben o olay olduğunda Eryaman’da yaşıyordum ve günlerce sokağa çıktığımda yanı başım patlayacakmış gibi korkuyla dolaştım. Begül’ü parka götürdüğümde çöp kutularını gezip içlerine bakacak kadar paranoyaklaşmıştım. Daha onun sıkıntısını atlatmadan -ki nasıl atlatır insan böyle bir şeyi- 17 Şubat’ta Merasim Sokak saldırısı oldu. Gene Eryaman’da yaşıyordum o esnada ve bombalı arabayla yapılan o saldırıda, Eryaman servislerindeki insanlar, akşam iş çıkışı yakalanıp can vermişti. Eryaman’da aynı günde defalarca sala okundu, benim oturduğum siteden de cenaze çıktı. Saldırı yapılan yer o kadar merkezi, o kadar her gün geçilen bir yerdi ki, kendimi güvende hissetmemin en ufak yolu kalmamışken, daha üzerinden bir ay geçmemişken, 13 Mart Kızılay saldırısı gerçekleşti. O katliam, ipin bende iyice incelip pamuk ipliğine dönüştüğü andır.

O saldırının gerçekleştiği Metro durağından, ben her cumartesi akşamı o saatte geçiyordum. Çocuğumla. Çünkü tek tatil günüm olan cumartesi günleri, Ayrancı’ya gelip Ehmer’le görüşüp, akşam o saatte metroda olacak şekilde geri dönüyordum. Eryaman – Kızılay arası metro ile 50 dakika sürdüğünden, fazla geçe kalmamak adına her seferinde aynı saatte oradan geçecek şekilde dönüyorduk. İşte o gün ben sabahtan patronum bana iş yüklediği ve pazar gününe bırakmak istemediğim için, tesadüfen evde oturdum. Şimdi size abartı geliyor olabilir ama ben o gün ölümden döndüm. Bunu çok iyi biliyorum. Sadece ölümden dönmek de değil mesele; orası, o bölge, tüm gençliğimin geçtiği, her köşesinde bir anımın olduğu, çok büyük bir aşkla sevdiğim bir yer. Ankara benim en büyük aşkım. Nerede doğmuş olursam olayım, nereli olursam olayım, nerede yaşarsam yaşayayım, Ankara’ya gömülmek isterim. Patlamadan iki gün sonra o yoldan geçtiğimde, binaların paramparça camları yerde, her yer polis şeridi, yolda devasa bir delik, elektrik lambaları devrilmiş, caddenin iki yanında kalan iki metro girişi de paramparça olmuş; işte bunları görmek beni de paramparça etti. Zaten ta Gezi zamanından beri, Kızılay’ın o en güzel yeri, Güvenpark bölgesi bir nevi çevik kuvvet bataklığına dönüşmüş, giriş çıkışın yasaklandığı bir nevi açık hava karakolu olmuştu, artık o kırık dökük halini görmek ve bu şekilde bir gün o korkunc piyangonun bana vuracağına uyanmak da bana Ankara’dan ayrılma zamanının geldiğini anlatmıştı. Ama yetmedi. Bütün bunlar da yetmedi. Ve bilin bakalım ne oldu?

15 Temmuz gecesi benim 39 senelik hayatımın, açık ara en kötü gecesiydi. O gün zaten ekstra garip bir gündü, hatırlıyorum. ABD konsolosluğunun olduğu Paris Caddesi’nde annem ve en yakın arkadaşım Ehmer oturuyor, (ben de o sokakta büyüdüm, hatta ben çocukken elimizi kolumuzu sallayarak büyükelçiliğe girebiliyor, bahçesinde oynayabiliyorduk.) Bizim yeni evimiz de o sokağa sadece birkaç yüz metre uzaklıktaydı. Tunalı Hilmi Caddesi ve Kuğulu Park’a çok yakın bir ev olduğundan, sürekli o bölgede cirit atıyoruz Ankara’dayken ve o günde kızlarımızı alıp göt gezdirmeye çıkmıştık. Bir gün öncesinde garip garip uyarı alertleri verilmişti, Paris Caddesi barikatlarla kapatılmıştı, Kuğulu Park’a inen yokuşta yüz polis falan vardı, gündüz gerim gerim gerilip hepimiz evlerimize dağıldıktan sonra, akşam olunca çalışmak için bilgisayarın başına oturdum ve bir süre sonra üstümüzden bir uçak uçtuğunu fark ettim. O kadar yakından uçuyordu ki, hayatımda ilk kez duyduğum o sesin normal bir uçaktan değil, bir jetten geldiğini o saniye anladım. Hani şöyle söyleyeyim, şu an Antalya’da oturduğumuz ev havaalanına iniş rotasında ve ticari uçaklar yaklaşık 170 metre yüksekten, tam evimin tepesinden geçiyor ve dört motorlu uçağın bile sesi o kadar yakın ve ürkütücü gelmiyor. Neyse, sonra ikinci jet uçtu. Sonra üçüncü. Çalışma grubumuz var Whatsapp’te, birden Ankara’da yaşayan herkes birbirine “Duydunuz mu?”, “N’oluyo lan bunlar jet mi?” falan demeye başladı. Sonra birden biri “Darbe oluyormuş.” dedi ve telefonum çaldı. O esnada ben jetleri saymayı bıraktığımda tam 16 jet geçmişti üzerimizden. Arayan Ehmer’di. Daha telefonu açmamla “Ben size geliyorum çocuğu alıp.” demem bir oldu. Evde yalnız kalmak o an isteyeceğim son şeydi. Bir çanta hazırlayıp sokağa fırladık Begül’le. Çok darbe hikâyesi dinledik değil mi şimdiye dek, büyüklerimiz hep anlatırdı, işte efendim herkes evini erzakla doldururmuş, sokağa çıkma yasağı varmış, asker vururmuş, zartmış zurtmuş falan; ulan hakikaten dışarı çıktım, çocuğa süt almak için yandaki markete bir girdim, en az on kişi falan sigaraların durduğu yere dalmış, bir yirmi kişi falan marketçiyle kavga halinde, herkesin elinde alabildiğine yük var, raflar boşalmış? “Lan daha on beş dakika oldu ilk jet uçalı, nasıl oldu da akın edip yağma kafasına girdiniz?” diye düşünerek oradan çıktım. Ehmer’e giden yol kısa, yol üzerinde bir sürü ATM var, paramı çekeyim, hem de üzerimde nakit bulunsun diye düşünürken bütün ATM’lerin önünde en az on kişilik kuyrukları görüp şoktan şoka girmeye başladım. Garanti’de sıra yoktu endişeyle oradan uzaklaşan birine sordum, sorun mu var diye, “ATM para vermiyor.” dedi. Hadi ya dedim, biraz ilerdeki Denizbank ATM’sinde de aynı hikâyenin döndüğünü fark ettim. Oradan Vakıfbank’a geçtim, aynı şey. Tam “Lan versenize paramı!” diye sokak ortasında bağıracakken, Yapı Kredi ATM’si bir şekilde paramı verdi, ben de en yakındaki markete girip, yirmi kişilik so called sıranın sonuna geçtim. Elimde birkaç kutu küçük süt ile bekliyordum, halk en çok rakıya, votkaya ve biraya akın etmişti, kesin olarak yaşı bana bir on ila yirmi fark atanlar benden daha az endişesizdi ki işte ilk patlama sesini orada, elimde sütlerle ve yanımda çocuğumla duydum. Şu an bile için dışıma çıkıyor. Gözlerim yaşardı inanın. Burada bir es vereceğim. Bence siz de verin.

Önümde benden birkaç yaş büyük olduğunu düşündüğüm bir adam vardı, sadece gözüne baktım, hani “Bu ne?” der gibi baktım, onun ne sesi olduğu belli ama ben o an idrak edemiyorum, kabullenmek zor, kâbus gibi bir sey ama uyaniksin. Adam cok sakin bir şekilde, gözünde en ufak korku olmadan “Bir yeri bombalıyorlar.” dedi. O bunu söyleyince, gene benden büyük olduğu belli herkes çok sakince alisverisini yapmaya devam etti, bense ne olduğumu şaşırmıştım. O an insanın kafasından milyarlarca, hiçbir yere varmayan düşünce ve endişe geçiyor, ben de “Bu insanlar ne ara bu olayı kanıksamış, neden kimse üç buçuk atmıyor?” diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Sonra ikinci patlamayı duyduk. Biri o esnada bunun savaş jetlerinin egzoz bırakmak için yaptığı bir şey olduğunu söyleyince, bende biraz rahatlama olmadı değil. Öyle ya, kalkıp kim, başkentin merkezinde, nereye niye bomba atsındı? Sonra ben sütlerin parasını verip oradan çıktım. Ehmer’in evi yürüyerek beş dakika uzaklıktaydı. O an için dünyanın en güvenli yeri orasıydı. ABD, Almanya, Fransa konsolosluklarının yanında, şu an nokta atışı lokasyon vermemek adına söylemeyeceğim üç başka ülke konsolosluğunun tam ortasında, kurşun sıksan ulaşması imkânsız, kimsenin bombalamayacağına falan emin olduğum tek yer, yollarda panik haldeki polislerle karşılaşıp bakışarak, onlarin “Çabuk çabuk!” diye bagirisiyla nefes nefese koşarak, çocuğumu da yer yer kucağıma alıp yer yer elimde koşturarak sağ salim geçti ve biz eve ulaştık. Ama bu süreçte mütemadiyen jetler vızır vızır uçuyordu ve o ne olduğu belirsiz patlama seslerini duyuyorduk.

Eve girdiğimde TV açıktı, Ehmer’le mal mal birbirimize sarıldık, sonra lokasyonun rahatlığıyla ben balkonda oturmaya başladım. Artık o yüksek sesler o kadar ürkütmediği gibi, jetleri de rahat rahat izlemek mümkündü. O kadar yakından uçuyorlardı ki üstlerindeki yazıları ve ışıkları netlikle seçmek mümkündü. Bir ara Begül’ün babasıyla konuştum, o da tatildeymiş, telefonda biz konuşurken patlama çatlama seslerini o da duydu, “Bu çocuğu bu ülkeden çıkarmak lazım geç olmadan.” konulu bir konuşma yaptık. O arada gene aynı sokakta oturan bir başka arkadaşımız daha geldi kızıyla. Evde üç kadın, iki çocuk olduk. Sonra içeri geçtim.

İşte ilk gerçek patlama, tam biz biraz rahatlamış, TV’yi açmış “Hakikaten darbe mi lan? Eee, yani kim yapıyor peki darbeyi?” falan diye keko ulusalcı geyikleri yaparken gerçekleşti. İki saattir patlamadan saydığımız seslerin abartmıyorum beş katı yükseklikte, kalbinizi ağzınızın ortasına getiren güçte bir ses. İnsan istemsizce kendini yere atıyormuş. Ben kendimi yere attım. Açıkçası ciyak ciyak bağırdım da. Sanırım o ana dek çok da bir şeylerin farkında değildim ama o an, çocuğumu yakalayıp yere çekişim, Ehmer’le birbirimize bakıp konuşmadan “Bu hiç iyi değil?” deyişimiz, camların inmesi, binanın adam akıllı sallanması falan. Ben size ne kadar yazsam, anlatsam, hiçbir şekilde anlamazsınız. Yaşamayanlarınız anlamaz. O çok güvenli olduğunu düşündüğümüz, burada bize hiçbir şey olmaz dediğimiz yerin tam 250 metre yakınındaki Meclis binasını bombalamaya başladılar.

Her patlamada yere attım kendimi. Her seferinde. Her seferinde “Bir dahaki bizim üzerimize mi düşecek?” diye düşündüm. Camlar patladıktan sonra, “Acaba bina da yıkılır mı?” diye düşündüm çünkü bulunduğumuz bölgenin olayı, binaların en az 40-50 senelik Cumhuriyet dönemi apartmanları olması. Bir ara camdan baktığımızda görebildiğimiz bir yerde olan Mısır konsolosluğunda apaçık karartma yapıldı. Bahçesinde insanlar panikle koşuşturup ışıkları komple kapattıklarında, biz de perdeleri çekip sadece iç koridordaki ışığı açık bıraktık ve koridora iki tane yatak koyup, orada durmaya karar verdik. Bir iki saat önceki “Bize bir şey olmaz, na buraya kurşun gelmez.” rahatlığımızdan artık eser yoktu. İki çocuk, üç kadın, kendimizi koridora kapattık. Artık jet gelirken patlama olacağını biliyorduk, en kötüsü de buydu çünkü acaba üzerimize mi bırakacaklar endisesi vardı, ellerimizle kulaklarımızı kapatmak, çocukları önceden hazırlayıp “Şimdi yüksek ses çıkacak, korkmayın.” demek hiçbir işe yaramıyordu zaten. Duvara yaslanıyorsak yatağın içine doğru gidip pozisyon küçültüyorduk, çünkü duvarlar inanılmaz sarsılıyordu. Ve bu sabah 7.30’a dek sürdü. “Yarın sabah nasıl bir ülkeye günaydın diyeceğiz?” diye düşünürken, “Acaba bir sahil kasabasına mı taşınsak?” diye sessiz sessiz konuşurken, aslında öyle bir yarınımız var mı onu bile bilmediğimizin farkındaydık.

Benim için bu ülkeyle ilgili her şey, tüm ümit kırıntısı, o sabahın sekizinde, ABD konsolosluğunun önünden tekbir atarak geçen o çok kalabalık ve ürkütücü grubu gördüğümde bitti ki o saatte bile şehrin bize yakın dört bir yanından silah sesi duyuyorduk hâlâ.

Benim safe zone’um da Ankara – Ayrancı’ydı. O gece o hissi tamamen elimden aldılar. Sabahında silah sesleri eşliğinde Ehmer’le nereye nasıl kaçabiliriz, bu iş nereye kadar sürecek, daha ne kadar kötü olabilir, bunları konuştuk. Yedi yaşından beri gittiğim, her Cumartesi gecemi geçirdiğim o ev, anılarımın en güzel kısmını taşıyan, dünyanın neresine gidersem gideyim, döndüğümde asfaltını öpecek kadar sevdiğim o sokak, gençliğimde paten kaydığım meclis parkı, parkına bahçesine doyamadığım o meclis binası, hepsini benden o gece aldılar.

Ben siyaset bilmem, böyle şeyleri bu tarz bir blogda anmaktan da imtina ederim. Ben kimim ki? Ben sadece hissettiklerimi yazarım, güç dengeleri, hak hukuk, bunların derinine inmek benim işim değil, burası bir anne-çocuk blogu. Ama her kimse o gecenin sebebi, çocuğumun dört yaşında bomba sesiyle tanışmasını, aylarca Ankara’da her uçak sesi duyduğunda yanıma koşmasını, insanların sokaklarda ölmesini isteyen ve yol veren kimse, işte onun Allah belasını versin.

*Featured image ve en altta kullandığım fotoğraflar, 
Ankaralı Burak Ciritci'ye ait. 13 Mart patlaması zamanı 
kendisinin çektiği olay yeri fotoğraflarını kullanmak için 
izin istemiş ve almıştım. Yazıyı yazmak şimdiye kısmet oldu. 
Kendisine tekrar tekrar teşekkür ederim.

6 Comments

  1. Selcen says

    Ah be Fulden be! Ah be Ankaram be! Her şeye rağmen hâlâ Ankara’ya dönmek niyetim vardı. Benim kadar Ankara seven bi seni gördüm, tanımadım şahsen ama işte dedim ki bu da benim kafada. Ama değil Ankara’ya dönmek, Türkiye’de kalmak bile olacak gibi değil..

  2. Başka başka sebeplerle 15 gün önce Ayvalık’a taşınmıştık. İstanbul’da o günü yaşayanların tramvasını gördükten ve bizim o günü nasıl da rahat atlattığımızı deneyimledikten sonra kararımızın doğruluğuna inancımız pekişti. Öyle ki çocuklar okulda bahsedilmese farkında dahi değillerdi olayın. Ülkeden kaçmak zorunda kalacağımız günler görmemek dileğim. Ama büyükşehirlerden kaçma zorunda kaldığımız gerçeği yadsınamaz. Yeni hayatınızda tüm ülkenin gidişatı ile beraber huzurlu ve mutlu günler diliyorum. Zor ile basitçe tarif edilemeyecek karanlıkta zamanlar bunlar.

  3. Gülce says

    Yaklaşık 10 senedir İstanbul’da yaşıyorum ama Ankara’da doğdum, çocukluğum ve ilk gençliğim Ankara’da geçti. Hayatıma yön veren, asla unutamayacağım pek çok anı ya Ankara’da geçiyor ya da bir biçimde Ankara’yla ilişkili. Gar binasının önünde gerçekleşen patlama ve ardından Kızılay olayı, sizin hissettiğinize benzer şekilde bende de hayatımın bazı parçalarının artık düzeltilemez şekilde yara aldığı hissini yarattı. Öyle güzel yazmışsınız ki, gözlerim dolu dolu bitirebildim.

    Artık bu tür olayların odağında olma ihtimali daha düşük (ve çocuk yetiştirmenin daha güzel) olduğu bir şehirde yaşadığınız için, sadece sizi okuyan biri olsam da çok sevindim. Herkes gibi ben de daha da uzaklara kaçmanın peşindeyim, umarım hepimiz bu pisliğin uzağında, hakettiğimiz gibi bir hayata erişebiliriz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *