Author: Milky Way

Çok Sıkılıyorum

İnsan aylarca yazamayabiliyor. Ama ben bir gece 23’te uyuyup 00:’da uyanıp, yazamayışımın üzerine bile yazabilirim. Her şey ama her şey, uzun metinler, destansı kahırlar, ağlanası hikayeler yazdırabilir bana. Neyse, ben aslında senelerdir içimdekileri yazmıyorum, yazarken ister istemez beynimdeki rtük’ten geçiyor her şey. Ama bazen bütün dünya içime doluyor, işte şiddetle kusmamı gerektiren bu gibi zamanlarda, sanki bir noktaya bakıp dalıp, orada sonsuza dek kalacağımı hissettiğim anlarda, başlıyorum yazmaya. Son birkaç aydır, benim yüzüm hiç gülmüyor. Gülmeyi unutmak üzereyim. Bu toprakların kime neyi sunduğunu bilemiyorum da, bana artık bırak mutluluğu, standart bir 24 saat bile sunmuyor. Belki toprağın suçu yoktur da, üzerinde benimle beraber nefes alan milyonlardadır sorun, emin de olamıyorum. Ama hangi birinden bahsedeyim, bilemiyorum. En son birkaç hafta önce pazar günü onu aradığımda bana karısı yanında diye “sen boşanmış bir kadın olarak pazar günü hangi hakla beni rahatsız ediyorsun, bir daha beni hiçbir şekilde arama” diye bağıran orta okul arkadaşımdan mı bahsedeyim mesela. Yok, bu tarz şeylerden bahsetmeyim çünkü o zaman aranızda boşanmak isteyen varsa bu yazı bittikten sonra götü yemez. Çok sıkılıyorum artık ben. Her yer …

İnsan Değişir

Bugun Begul’u lunaparka goturdum. Orada ucan salincaga binerken, icim cok ezildi. Dunyanin en basit eglencesi, ancak bir cocugu bu kadar mutlu kilabilir. Kizim, salincak hizlandikca guluyordu, benim de onu mutlu ve eglenirken gordugum her an oldugu gibi gozlerim istemsizce doluyordu. Bence bir cocugu durmaksizin mutlu edebilmek, ama ayni anda hayatin kotu taraflarini da gosterebilmek, zorunlu aciklamalari yaparak onu hayata hazirlamak, bu dunyadaki her seyden daha zor ve anlamli. 3,5 yasina cok az kala, kucuk kizim kendini artik tam anlamiyla bu dunyada yer kaplayan bir birey olarak goruyor ve hemen her seyin kararini kendi almak istiyor. Ona bir sey alindiginda parasini hep o uzatiyor, sitede calisan guvenlik gorevlilerine ya da temizlik iscilerine “gunaydin”, “iyi aksamlar”, “kolay gelsin” falan diyor, metroda yanimizda oturanla sohbet ediyor, kendi giyiniyor, kendi kendine banyo yapiyor, annesinin basinin haftada bes gun agridigini bilip, “hastasin gurultu yapmayacagim” diyor. Baska cocuklara asla kotu davranmiyor, ona vurana, kotu davranana adeta anlamsizca, mal mal bakiyor. Ve butun bunlari yasarken sergiledigi masumiyet, beni icten ice öldürüyor. Icim eziliyor. Boyle bir cocuk olmasindaki katkim ne kadar, ona emin …

Lavanta keseleri

Benim tatli kizim nihayet 3 yasinda! Az sayida gelen konuklar icin, Begul’u animsatacak birer kucuk ani kalsin istedim. Hazir fazla ceviri yokken, oturdum bu keseleri yaptim:      11 tane kese yapmak yaklasik 1 gunumu aldi. Nakis sorun degildi de, dikis kismi zahmetli oluyor kalin kumas yuzunden. Ama ben bunlarda DMC aida kullanmadim. Sadece iplikler tabii ki DMC idi. Evde aylar once aldigim 10 ve 11 count yerli aidalar vardi, onlari kullandim. Makine kumasi kac kere kapti saymadim bile. Hem tiny hem de guzel bir font secmek zordu, neyse ki Embroidery ustasi Kazuko Aoki’nin alfabesini buldum. Kenarlarini cok once aldigim emprime poplinlerden ve evde artik giymedigim bazi koton elbiselerden kesip diktim. Bazilarina fisto ve guipure isledim, hatta bir tanesinin kenarina inci gorunumlu boncuk isledim. Yarim kilo lavanta almistim daha onceden, hatta yarim kilo lavantanin ne kadar cok olabilecegini ongoremedigim icin, artik bunlari havaya falan sacarim arada diyordum, o kadar cok lavanta vardi ki evde, onlari kullandim. Hala yarim kilo lavanta var adeta; bi azalma bile olmadi 🙂 Ve sonuc sanki cok guzel oldu. Herkes ikiser tane …

Blogger Olmak (Tavuğunuza Kışt Mı Dedik?)

Sirf kendilerine google aramasinda bile reklam olmamak adina adini anmayacagim bir gida firmasi gectigimiz haftalarda anne bloggerlari firmaya cagirip, alenen bir  reklam kampanyasinda kullandiginda basladi her sey. Bulusmayi ayarlayan ise momosphere’di. Daha yazinin basinda kendilerini tebrik etmek isterim cunku parayi veren dudugu calar zihniyetini cok iyi benimsemis olmalilar ki, daha once esi benzeri duyulmamis bir ucret, gida firmasina gelen annelere odendi. (Yerin kulagi degil, bizzat katilan annelerden ogrendik zira aralarinda cok sevdigim arkadaslarim var) Ve endustriyel tavuk oylesine guzel anlatildi ki anne bloglarinda, simdiye dek duydugumuz tum sehir efsaneleri yikildi, kosarak o tavuktan almaya gittik, filan.    Bloggerlarin para ile yazmasinda en ufak sikinti yok bence, zira bloggerlik artik hediye urun, tanitim ve direkt odeme ile guzel ekmek yenen bir mecraya donustu. Bu konuda idealist takilip, “bes kurus almadan begendigim urunun reklamini da yaparim, istedigimi de yazarim” demek duz mallik olmaya basladi. Ama bu ekmek kapisini kullanirken, yazilari icin odeme alan blogger’in dikkat etmesi gereken birkac unsur var bence:   1. O ovdugun, yerlere goklere sigdiramadigin urunu, hakikaten binlerce anneye tavsiye edecek kadar begendin mi? …

Duyar Skalası

Aronofsky‘yi sevmedigim halde, bir sekilde tum filmlerini izledim. Bence Aronofsky, Cagan Irmak’in Hollywood gormus halidir ve tek yaptigi, son derece temel insani gercekleri ya da konulari, asiri duygusallikla susleyip iyi oyuncularla destekleyerek sanki ilk kez farkina variyormusuz gibi biz insanlara yedirmektir. Ve bunu yaparken, eger fiminde isledigi konuya hakimseniz, aslinda ne kadar kirk yillik, ne kadar basit ve bilinen bir olguyu nasil da abarttigini ve carpittigini dusunup filmi izlerken patetik kahkahalar esliginde, sinirden saclarinizi falan yolarsiniz. Kendisi tam bir mini cakaldir ve sevmedigim olayi da budur. Sen kimsin Kabala hakkinda film yapiyosun pezevenk. Neyse.  Girizgahin sebebi su, dun gene Aronofsky filmi oldugunu bilmeden oturup 2 saat Noah‘yi izledim. Son sahne bittiginde icimde bi huzursuzluk vardi, biseyler olmamis, film guzel gibi ama aslinda degil, kopukluklarin sebebi, filmin konusunun tamamen muallaklarla bezeli, dini bir mevzu olmasi degil, baska bisey var diye hop oturup hop kalkarken, siyah zemin uzerinde kadim esintili fontla yazilmis “Directed by Darren Aronofsky” yazisini gordum ve ha o yuzden olmamis, olmamis bu film ya, gene olmamis dedim.  Ama filmde bir sahne vardi. Tek bir …

Okumak İstemediginiz Her Şey

2009’da twitter hesabimi ilk actigim zamani hatirliyorum, fantastik linkler paylasir, metin kutusunda bize soylendigi gibi o an ne yaptigimizi yazardik, hatta aforizma kasanlarla da epey bi dalga gecilirdi, o zaman boyle “kus olsam gelir kalbine konardim, sen kovalardin” tadinda seyler yazanlara gulerdik, gercek bir goygoy yuvasiydi; ve eglenirdik. 2 kere ozel sebeplerden hesap kapattim twitter’da, bu 3. hesabim. onceki hesaplari da kapattigim icin pisman olusum, tweet silme aplikasyonlarinin cikisina denk gelir. simdi kafam atti mi, siliyorum ne kadar tweetim varsa, sifirdan devam ediyorum. derken son bir ayda, artik sinirlerim okuduklarimi kaldiramamaya basladi. aslinda her sey gecen haziran’a uzaniyor elbette; hepimizin cildirmaya basladigi direnis gunlerine denk geliyor. (direnis gunleri diyince de zannedersin topla tufekle savastik, yok efendim, gaz ve su sıktılar, kactik. asil direnis hayatini, gozlerini kaybedenlerin, lobna gibi hayatta kalip, onlar yuzunden bambaska bir hayata adim atanlarin yaptigi seydi, kimse kusura bakmasin) son bir ayda en cok okudugum iki sey, “bir allah var olsaydi, boyle olamazdi” ve “”twitter’i kapatmayi dusundum” cumleleri. bunlar okuyup twitter’a yazmadigim, ama simdi buraya yazdigim, bana da ait dusunceler. son bir …

Sevgili Anneler

16 haziran 2013’te, Berkin Elvan annesine ablasina demis ki, “anne, sen hizli kosamazsin, gazdan kacamazsin, ben giderim ekmek almaya”. cikmis sokaga, hedef gozetilerek atilan bir gaz fisegi kafasina isabet etmis, komaya girmis. cunku polis kahraman, 12’den vuruyor, emri aldigi yer en yuksek yer, gozu oylesine donmus ki, karsisinda ne var ne yoksa yok etmeye yemin etmis. hevesli, cunku cahil, bir de ustune beyni yikanmis. muhtemelen saga sola bin tane borcu da var, hayatta hicbir sey olamamisligin, hicbir yere gelememisligin, “guvenlik gucu” olmasina ragmen nefret edilmenin hirsini aliyor, eline verdikleri silahla, saga sola gaz sıkıyor, kafaya kafaya nisan aliyor, cunku guc elinde. destan yaziyor. Berkin daha 14 yasindaydi. 269 gun komada kaldi. vuruldugunda 45 kiloydu. bugun öldüğünde 16 kilo. dogum gunune komada girdi. annesi kilosu dusmesin diye onu karnindan et, kemik sulariyla besledi. elinden gelenin en iyisi, ise yaramadi. bir anne evladini, daha 14 yasindaki evladini, bugun kaybetti. Berkin’in ekmek almaya gitmesi, ya da eyleme cikmis olmasi, cok onemsiz bir detay. olen diger abilerinden bununla ayrilmiyor. Berkin’in yasi, Ali İsmail’in yasindan kucuk olabilir. mesele bu da …

Anne

Hamza Han, yetersiz beslenmeden oldugunde, 4 yasindaydi. ingiliz polisi onun minicik cesedini, o oldukten 2 sene sonra besiginin icinde curumus halde buldu. alkolik ve uyusturucu bagimlisi annesi Amanda Hutton, iki sene boyunca, Hamza’nin cesedi ile beraber yasamisti. ustelik yaslari 5 ile 24 arasinda degisen 7 cocugu daha vardi. Hamza’nin cesedinin uzerindeki kiyafet, 6-9 ay olculerindeydi, cunku 4 yasindaki Hamza gunde yarim muz ve belirsiz miktarda sut ile besleniyordu. Hutton, savunmasinda, Hamza’nin “kendini bilerek ac biraktigini” iddia etti. en buyuk oglu Tarik Han, Hamza’nin olumune sahit olmustu ve Hutton, oglunun bogazina bicak dayayip tehdit ederek, bunu gizli tutmalari gerektigini soylemisti. bu arada bir bilgi: Hutton, 2 sene boyunca, sosyal servisten Hamza icin ayrilan bebek yardim parasini almaya devam etti. olay ortaya ciktiktan sonra yapilan arastirmada, Hamza’nin son aylarinda kendi bebek bezindeki artiklari yiyerek yasamaya calistigi ortaya cikti. mahkemenin verdigi karar, Amanda Hutton’in, umarsizligiyla Hamza’yi acliktan oldurdugu yonunde oldu. Hutton 15 sene hapis cezasi aldi. Tarik Han, annesine yardim ve yatakliktan ceza aldi, diger 6 cocugun akibeti hakkinda ise hicbir yerde bilgi yok. hani bazen twitter’da, facebook’ta …