Latest Posts

Sen paranoyaksın, büyük düşün…

 

Çocuğa bundan bir sene kadar önce bir çift rollerblade ve koruyucu takım almıştık. Beş kere falan heveslendi, her seferinde ayağına giyip ayağa kalkar kalkmaz “Çıkar bunları istemiyorum.” dedi, çıkardım, kaldırdım. Ta ki Düden Park’taki inanılmaz paten pistine götürene dek.

Sen benim kızım bir patenci çık, bir elimi bırak ikinci dakkada, bugün üçüncü kez götürdüm, baktım hızla kaymaya falan başlamış.

Şimdi mesele şu, ben ileri derece paranoyak bir insanım. (Böyle yazıyorum ki ne kadar geri zekâlı çomar varsa gelsin buradan vursun beni -ki yiyosa gelin.) Camdan balkondan düşerse diye, senelerdir bahçe katındaki evlerde oturduk mesela. Suda boğulur diye beleş yüzme kurslarından bile kaçındım. Trafiğe çıkmasın diye okulla gezme günleri ben Begül’ü evde tutuyorum. Kimse kusura bakmasın, beş yaşında çocuğumu bensiz kilometrelerce öteye trafik canavarının arasına katıp gönderecek değilim. Okula göndermem bile benim için büyük atılım. Bu ülkede üzerine lavabo düşüp ölen dört yaşında çocuk var. Bir tanecik çocuğum var hayatta, başka hiçbir şeyim, kimsem yok benim. Anlıyor musunuz? İsterseniz anlamayın.

Fakat gel gör ki o paten pistinde insanlar havalarda 360 derece dönüyor? Bu da dönecek.

Umudum, o da dönmeye, havalada uçmalara başlayana dek boyun ve bel kırılmalarını engelleyecek bir sistem keşfetmeleri, modern tıbbın ilerlemesi falan. Tahminimce önümüzde 3-5 yıl var o havada dönme işlerine. Hayırlısı olsun. Çünkü çocuk çok sevdi. Mani olmak istemiyorum.

Nasıl da güzel kayıyor bir görseniz. 

Anlatacak Çok Şey Var 2 – Antalya

Daha yazının girizgâhında şu konuda anlaşmalıyız, ben ezelden beri yaz insanıyım. Hayır kansız falan değilim, değerlerim harika, sadece yağsızım. Skinnymom diye nick’i babamın hayrına almadım. Evet kar severim, kardan adam yapmak, pamuk gibi uçuşan karı camdan izlemek, şömine keyfi, salep falan çok güzel şeyler. En çok da Ankara’da güzel. Ama Ankara’nın ağustos ortasında başlayıp haziran ortasında biten, hatta yüksek bölgelerinde yıl boyu süren, şaka kategorisindeki eşsiz soğuğunda iliklerime, meme uçlarıma ve 12 parmak bağırsağımın en derinine dek üşümekten o kadar yıldım ki Antalya bu ülkede yaşanabilecek benim için en mantıklı mıntıkaydı.

Antalya’da yaşayan teyzem Temmuz başında aniden hastalanınca Antalya hayali benim için artık acilen gerçekleşmesi gereken bir adım oldu. Ekim ayının sonunda, eşyalarımızı topladık ve evi tutmadan Antalya’ya geldik. Ve otobüsle geldik. Çünkü neden? Çünkü ben uçaktan o kadar korkuyorum ki aşırı zorunlu değilsem uçakla yolculuk yapmıyorum. (Bu korkunun sebebinin 13 yaşında İspanya uçağımızın arızalanmasıyla son anda tesadüfen maruz kaldığım bir Aeroflot uçuşu olduğunu düşünüyorum.)

Evin bahçesinden çektim, 175 metreden geçiyor inişte uçaklar

Uçak korkusu bende şöyle gösteriyor kendini, bileti almamdan itibaren uçaktan başka bir şey düşünmüyorum, daha havaalanı kapısında midem bulanmaya başlıyor, uçağın kapısında epey fenalaşıyorum ve kapıda mal gibi durup içeriye bir türlü giremiyorum, nefesim daralıyor, hostes hanımlar son derece fantastik hareketlerimden kıllanıp “İlk kez mi uçak yolculuğu yapacaksınız mihihihihi?” diye tatlı tatlı gülümseyerek soruyor, ben de “HOYOR HOR SOFORONDO BOYLO OLOYOROM!” diyorum, hanımların suratı ekşiyor, biri kolumdan tutup yerime götürüyor, daha yerime oturmadan kemerimi bağlamak ve  yerinde oturup hâlâ telefonuyla oynayan biri varsa “KOPOTOR MOSON ŞONO LON OYO MOSON?!” diye bağırmak gibi yeteneklerimi sergiledikten sonra, kalkışta sanki o uçak fobili insan ben değilmişim gibi hayran hayran flapları izlemek, (aynen kanat gören pencere kenarı, özellikle de acil çıkış kapısının yanını seçiyorum) sesli şekilde histerik bir kadın misali gülmek (çünkü uçmak muhteşem bir şey), 9,000+ metreye (feet’ini siz convert edin ben metrik biliyorum yükseklikleri) çıkınca bulutlardan sıyrılıp güneşi görmek (Güneşi Gördüm) falan (bu parantezi iyice kafanız bulansın diye açtım çünkü bokunu çıkarmışım zaten) inanılmaz sevdiğim şeyler ve ben bir ticari uçak bağımlısıyım. Herkesin tutkunu olduğu bir şeyler var, bazısı dizi izler, kimisi gamer olur, beriki NBA tutkunudur, öbürü pasta yapmayı sever; ben de yolcu uçağı fanıyım, rabbim de beni böyle yaratmış. “Şöyle saçmasapan bi model yapayım, sağı solu belli olmasın, eşi dostu bakıp bakıp ‘Tövbe estafurullah.’ desin.” demiş ve ortaya Airbus fangirl biri çıkmış -ben. Neyse sonra uçak inişe geçerken de biraz ortalık karışıyor tabii ki. Bir seferinde yanımdaki hanım yolculuk boyunca kaskatı kesilmeme belli ki kendince içlenmiş olacak ki inişe geçtiğimizde gülümseyerek, “Neyse bitiyor artık, siz de kurtuluyorsunuz.” deme gafletinde bulundu. Fulden durur mu, yapıştırmış cevabı; “Kazaların yüzde sekseni kalkış ya da iniş esnasında olur…” Epey bir bağırmış olacağım ki önden beş, arkadan beş sıra silkelenip bi “Ya sabır” korosu çekmişti. Ama şunu da eklemeliyim, ben uçak yere değince alkış tutan o hadsizlerden değilim. Hayır, sen neyi alkışlıyorsun, kaptanı mı? Canım o seni duymuyor. İçinde oturduğun muhtemel yirmi yaşındaki Boeing 738’in hidroliklerini mi? Son bakımını yapan teknik ekibini mi? Olmayan ters rüzgârı ya da türbülansı mı? Ne bileyim, Allah’ı mı? Saçmalık. Neyse bu uçak meselesi çok uzadı ya.

Mevsim kış mevsimiymiş gibi yap kanka

Bindik otobüse geldik, ulan hava nasıl sıcak? Biz Ankara’da bir ay önceden kaz tüylerini giymeye başlamışız (aynen kaz tüyü giyiyoruz, problem?), daha evi tutmamışım ama dedim gireyim de şu Laura AVM’den bi tişört alayım. Adı AVM, kendisi Akmar Pasajı kılıklı Laura’da bir Koton mağazası buldum. Tek derdim bir beyaz tişört alıp üzerimdeki sweatten kurtulmaktı. Bu arada Begülümün elinde de az önce bakkaldan bana silah zoruyla aldırdığı çakma lazerli bir şeker kutusu var. Üzerinde Barbie görünce almak durumunda kalmışız, kırmızı bir fener şeklinde. Böyle şeyleri almadan önce üzerindeki uyarılara bakarım hani gözünüze tutmayın kör eder falan tadında ikazlar var mı diye, yoktu ben de çekinmeden aldım. Neyse Koton’da gezerken, bir ara “TUTMA ONU GÖZÜNE!!” diye bir ses duydum. Önce dikkat etmedim ama yaklaşık üç saniye sonra “Hass, bunu benimkine dedi biri kesin.” diye düşündüm ve dönünce bebek arabasını, onu iten anneyi ve muhtemel anneanneyi gördüm. Begül’e dönüp gayet normal bir konuşma volumeunda, “Sana mı bağırdı öyle?” dedim, Begül o kadar akıllı bir çocuk ki, “Yok bana bağırmadı.” dedi. Ben de “Birine doğru tutma sakın onu bak kızarlar sonra zor durumda kalırız.” dedikten sonra, tişörtleri eşelemeye devam ettim. Belli ki çocuğum adı üstünde çocuk olduğu için, gitmiş arabadaki bebeğe tutmuş o elindeki boku.

Keşke dilim tutulsaydı, kafama göktaşı düşseydi, oracıkta inme inseydi falan da, çocuğuma “Sana mı bağırdılar?” diye sormasaydım. Bakın keşke çocuğuma atarlanmasalardı değil, keşke ben sormasaydım. O bebek arabasının tam tur dönüşünü, “Bağırmadım uyardım!” diye üstüme gelen çok afedersiniz danayı görüşümle beraber önümüzdeki beş dakikalık maçı zaten kafamda oynayıp kaybetmiştim.

Çok özet geçeceğim, olay benim “Bağırdınız duydum, sorun değil yani ama bağırmasaydınız daha iyiydi, elindeki zararlı bir şey değildi.” dememle başladı, benim kasada yere çöküp ağlamamla son buldu. Yediğim hakaretler arasında “Salak”, “Geri zekâlı”, “Köylü” (evet ya köylü dedi djklfs) gibi standart kelimeler olduğu gibi, “Bir de anne olacaksın, keşke doğurmasaymışsın.” gibi gerçekten kafa kırma sebebi cümleler de var. Kadına “Git kardeş bela mısın?” dedikçe, ısrarla çenesini kapasın diye ezilip alttan aldıkça kükremesi, annesinin kolundan çekmesine rağmen AVAZI ÇIKTIĞI KADAR yırtınması, elli kişinin dönüp sirk maymunu izler gibi bizi izlemesinden, herkesin kendisine tiksintiyle bakmasından rahatsız olmaması falan bir yana, sokabildiğim tek lafın “Evet sen minicik çocuğunun önünde etrafa hakaret saçarken gerçekten iyi bir anne oldun.” olması, bende epey yara açtı. Neyse hayırsever vatandaşlar bunu yaka paça üzerimden aldı ama kasada artık ne olduysa seneler süren yorgunluk, daha ev bile tutmayışımın stresi, yabancı bir şehirde oluşumun da etkisiyle kendimi güzelce bırakıp yere oturup ağladım. Sonra da parasını verdiğim tişörtü orada bırakıp çıktım. (Hayır, tepki olara değil, salak olduğum için unutmuş bulundum.) Nazlı‘yı aradım. Biraz ona ağladım dedim böyle böyle oldu. Beni biraz sakinleştirdi ve kendime geldim. İşte Antalya’ya adım atışımız böyle oldu. Keşke olmasaydı. Ama emin olun, karma o kadar güzel bişey ki, önümüzdeki senelerde bu anne görünümlü çomi teyze başına çocuğu yüzünden her bir şey geldiğinde tam olarak o gün bana yaptıklarını hatırlayacak. Çünkü bu işler böyledir. Ve umarım o cevval saldırganlığın çocuk doğduktan hemen sonra götüne kaçırıp bir daha çıkarmaması gerektiği bir şey olduğunu biliyordur çünkü benim gibi bir bela bile bunu öğrenmişse, sırf çocuğuna zarar gelmesin diye türlü çeşitli ortamlarda efendi takılıp susup oturması gerektiğini bilmişse, hayat ona da mutlaka bunu öğretecektir.

Bu plaj evimize on dakika uzaklıkta

 

Antalya güzel yer arkadaşlar. En önemli özelliği, kapı komşum dahil halkın yarısının Rus/Ukraynalı olması. Haliyle kültür ve medeniyet burada biraz daha farklı. Biz Lara tarafında oturuyoruz çünkü iki kuzenim de Lara’da yaşıyor ve onlara yakın olmak istedim. Çünkü seneler boyunca onları çok özledim hep. Oturduğumuz yer çok merkezi, denize 10 dakika uzaklıkta, beş dakika yürüyerek falezlerden manzara izlenebiliyor ve en önemlisi kış yaklaşık üç ay sürüyor. Gerisi benim en sevdiğim nemli, insan eriten sıcaklar. (Arap mıyım lan ben kuru sıcak seveyim, sıcak dediğin oturduğun yerde kalori yaktıracak.) Belediyeler advance mevzularda ne ayak henüz tam bilemiyorum ama burada sokak hayvanları için yaşamak nispeten daha kolay çünkü her yerde mama ve su aparatları var. Kediler için yuvalar yapılmış mesela her yere. Çok ama çok fazla park var bir de. Her sokakta park olur mu? Vallahi Antalya’da her sokakta orta büyüklükte çocuk parkları var 🙂 Kreş/anaokulu fiyatları İstanbul ve Ankara’dan bariz daha düşük. Merak edenler Facebook sayfasından mesaj atarsa tek tek yazarım. Begül’ün okulu Kidsaloud’da ağırlıklı İngilizce dersi var ama Rusça da öğretiliyor. Ve işin komiği, öğreniyor da! Sokaklar portakal, mandalina, turunç ve nar ağaçlarıyla dolu. Yerlere dökülen meyveleri ağaç altına iteleyip ağaca besin yapmak bir âdet burada.

Dikkat

Burada hayat yavaş. İstanbul’daki yürüyen merdivenin sağ tarafında efendi efendi sıkışın faşizanlığı, Ankara’da olmadığı gibi burada da yok. Ankara’nın en sevdiğim şeylerinden biri olan her köşedeki taksi zilleri burada da var ama burada taksilerin gelmesi çok uzun sürüyor abi. Bazen ümidi kesiyorsun cidden. Müthiş bir toplu taşıma sistemi var ayrıca. Bir otobüs hattı var mesela, şehrin bir ucundan öbürüne kadar gidiyor, üstelik öyle 23’e, 24’e kadar da değil. İnsan gibi toplu taşıma yapmışlar. Lara bir cennet. Terracity var, mükemmel bir avm gerçekten ki ben avm düşmanıyımdır. Antalya’da marka anlamında aradığınız her şeyi bulmanız mümkün. Dışarıda yeme içme/eğlenme konusunda da seveni sıkıntı çekmez. Yani şu an, taşındıktan iki ay sonra, iyi ki gelmişim diyorum açıkçası. Ama planımız burada kalmak değil, eninde sonunda çocuğu bu ülkeden çıkarmak.

Düden şelalesi

İyi ki gelmişim çünkü teyzeciğimi biz geldikten birkaç hafta sonra ne yazık ki kaybettik. Gerçekten de hayatımdaki ikinci büyük kayıp. Eksikliği çok ama çok büyük. Benim teyzem dünyanın en güzel, en yetenekli insanıydı. Kaşlarını kaldırıp “Haaaayıııır!” diyişi, inatçılığı, gururla taşıdığım bazı özellikleri. Çocukları, bebekleri inanılmaz severdi ve bu dünyada anlaşamayacağı bir çocuk, yüzünü güldüremeyeceği bir bebek yoktu. Hatırlayacağım son şey, hastaneden çıkarken “Seni çok seviyorum teyzoşum.” diyişim ve onun bana gülerek “Ben de seni çok seviyorum.” demesi. Benim için mümkün olabilecek en güzel ayrılıktı. Elini ve bacağını öptüm. Çok zor. Bir gün kavuşacağımıza çok eminim Yıldız teyzecim. O zamana dek seni hep çok özleyeceğim.

Hepinize sevgiler ve sevgiler.

Begül, teyzemin kucağında/2012

Anlatacak Çok Şey Var 1- An”kara”

En son Temmuz’da yazmışım. Bir ara heveslendim ama blogun şifresini unutmuşum, nasıl geri alınır bilemediğim için salladım. Sonra geçenlerde heves ettim, dedim ben bu şifreyi bulurum hacı, gittim server dashboardundan deneme yanılma yöntemiyle değiştirdim. Fakat o kadar iş güçle doluydum ki yazmayı çok istesem de fırsat bulamadım. Haliyle narkozdan çıkmış gibi yazacağım. Uzun bir yazı olacak. Hatta o kadar uzun olacak ki, partlar halinde yayınlayacağım. Bu, Ankara yazısı.

Nihayet senelerdir çok istediğim Antalya’ya göç teranesi gerçekleşti. Ankara’da son taşındığımız evde Haziran’ın 2’sine kadar elektrikli soba kullandığımda zaten artık soğuk iklim için fazlasıyla yaşlandığımı kabullenmiştim. Sadece altı ay oturduk o evde. Ama asıl mesele tabii ki soğuk falan değildi. Her şey 10 Ekim 2015’teki Gar katliamıyla başladı sanırım. Onca insanın, her kaldırım taşını ezbere bildiğim, gördüğümde içimin gittiği bir yerde göz göre göre katledilmesi bende çok büyük sıkıntı yarattı. Ben o olay olduğunda Eryaman’da yaşıyordum ve günlerce sokağa çıktığımda yanı başım patlayacakmış gibi korkuyla dolaştım. Begül’ü parka götürdüğümde çöp kutularını gezip içlerine bakacak kadar paranoyaklaşmıştım. Daha onun sıkıntısını atlatmadan -ki nasıl atlatır insan böyle bir şeyi- 17 Şubat’ta Merasim Sokak saldırısı oldu. Gene Eryaman’da yaşıyordum o esnada ve bombalı arabayla yapılan o saldırıda, Eryaman servislerindeki insanlar, akşam iş çıkışı yakalanıp can vermişti. Eryaman’da aynı günde defalarca sala okundu, benim oturduğum siteden de cenaze çıktı. Saldırı yapılan yer o kadar merkezi, o kadar her gün geçilen bir yerdi ki, kendimi güvende hissetmemin en ufak yolu kalmamışken, daha üzerinden bir ay geçmemişken, 13 Mart Kızılay saldırısı gerçekleşti. O katliam, ipin bende iyice incelip pamuk ipliğine dönüştüğü andır.

O saldırının gerçekleştiği Metro durağından, ben her cumartesi akşamı o saatte geçiyordum. Çocuğumla. Çünkü tek tatil günüm olan cumartesi günleri, Ayrancı’ya gelip Ehmer’le görüşüp, akşam o saatte metroda olacak şekilde geri dönüyordum. Eryaman – Kızılay arası metro ile 50 dakika sürdüğünden, fazla geçe kalmamak adına her seferinde aynı saatte oradan geçecek şekilde dönüyorduk. İşte o gün ben sabahtan patronum bana iş yüklediği ve pazar gününe bırakmak istemediğim için, tesadüfen evde oturdum. Şimdi size abartı geliyor olabilir ama ben o gün ölümden döndüm. Bunu çok iyi biliyorum. Sadece ölümden dönmek de değil mesele; orası, o bölge, tüm gençliğimin geçtiği, her köşesinde bir anımın olduğu, çok büyük bir aşkla sevdiğim bir yer. Ankara benim en büyük aşkım. Nerede doğmuş olursam olayım, nereli olursam olayım, nerede yaşarsam yaşayayım, Ankara’ya gömülmek isterim. Patlamadan iki gün sonra o yoldan geçtiğimde, binaların paramparça camları yerde, her yer polis şeridi, yolda devasa bir delik, elektrik lambaları devrilmiş, caddenin iki yanında kalan iki metro girişi de paramparça olmuş; işte bunları görmek beni de paramparça etti. Zaten ta Gezi zamanından beri, Kızılay’ın o en güzel yeri, Güvenpark bölgesi bir nevi çevik kuvvet bataklığına dönüşmüş, giriş çıkışın yasaklandığı bir nevi açık hava karakolu olmuştu, artık o kırık dökük halini görmek ve bu şekilde bir gün o korkunc piyangonun bana vuracağına uyanmak da bana Ankara’dan ayrılma zamanının geldiğini anlatmıştı. Ama yetmedi. Bütün bunlar da yetmedi. Ve bilin bakalım ne oldu?

15 Temmuz gecesi benim 39 senelik hayatımın, açık ara en kötü gecesiydi. O gün zaten ekstra garip bir gündü, hatırlıyorum. ABD konsolosluğunun olduğu Paris Caddesi’nde annem ve en yakın arkadaşım Ehmer oturuyor, (ben de o sokakta büyüdüm, hatta ben çocukken elimizi kolumuzu sallayarak büyükelçiliğe girebiliyor, bahçesinde oynayabiliyorduk.) Bizim yeni evimiz de o sokağa sadece birkaç yüz metre uzaklıktaydı. Tunalı Hilmi Caddesi ve Kuğulu Park’a çok yakın bir ev olduğundan, sürekli o bölgede cirit atıyoruz Ankara’dayken ve o günde kızlarımızı alıp göt gezdirmeye çıkmıştık. Bir gün öncesinde garip garip uyarı alertleri verilmişti, Paris Caddesi barikatlarla kapatılmıştı, Kuğulu Park’a inen yokuşta yüz polis falan vardı, gündüz gerim gerim gerilip hepimiz evlerimize dağıldıktan sonra, akşam olunca çalışmak için bilgisayarın başına oturdum ve bir süre sonra üstümüzden bir uçak uçtuğunu fark ettim. O kadar yakından uçuyordu ki, hayatımda ilk kez duyduğum o sesin normal bir uçaktan değil, bir jetten geldiğini o saniye anladım. Hani şöyle söyleyeyim, şu an Antalya’da oturduğumuz ev havaalanına iniş rotasında ve ticari uçaklar yaklaşık 170 metre yüksekten, tam evimin tepesinden geçiyor ve dört motorlu uçağın bile sesi o kadar yakın ve ürkütücü gelmiyor. Neyse, sonra ikinci jet uçtu. Sonra üçüncü. Çalışma grubumuz var Whatsapp’te, birden Ankara’da yaşayan herkes birbirine “Duydunuz mu?”, “N’oluyo lan bunlar jet mi?” falan demeye başladı. Sonra birden biri “Darbe oluyormuş.” dedi ve telefonum çaldı. O esnada ben jetleri saymayı bıraktığımda tam 16 jet geçmişti üzerimizden. Arayan Ehmer’di. Daha telefonu açmamla “Ben size geliyorum çocuğu alıp.” demem bir oldu. Evde yalnız kalmak o an isteyeceğim son şeydi. Bir çanta hazırlayıp sokağa fırladık Begül’le. Çok darbe hikâyesi dinledik değil mi şimdiye dek, büyüklerimiz hep anlatırdı, işte efendim herkes evini erzakla doldururmuş, sokağa çıkma yasağı varmış, asker vururmuş, zartmış zurtmuş falan; ulan hakikaten dışarı çıktım, çocuğa süt almak için yandaki markete bir girdim, en az on kişi falan sigaraların durduğu yere dalmış, bir yirmi kişi falan marketçiyle kavga halinde, herkesin elinde alabildiğine yük var, raflar boşalmış? “Lan daha on beş dakika oldu ilk jet uçalı, nasıl oldu da akın edip yağma kafasına girdiniz?” diye düşünerek oradan çıktım. Ehmer’e giden yol kısa, yol üzerinde bir sürü ATM var, paramı çekeyim, hem de üzerimde nakit bulunsun diye düşünürken bütün ATM’lerin önünde en az on kişilik kuyrukları görüp şoktan şoka girmeye başladım. Garanti’de sıra yoktu endişeyle oradan uzaklaşan birine sordum, sorun mu var diye, “ATM para vermiyor.” dedi. Hadi ya dedim, biraz ilerdeki Denizbank ATM’sinde de aynı hikâyenin döndüğünü fark ettim. Oradan Vakıfbank’a geçtim, aynı şey. Tam “Lan versenize paramı!” diye sokak ortasında bağıracakken, Yapı Kredi ATM’si bir şekilde paramı verdi, ben de en yakındaki markete girip, yirmi kişilik so called sıranın sonuna geçtim. Elimde birkaç kutu küçük süt ile bekliyordum, halk en çok rakıya, votkaya ve biraya akın etmişti, kesin olarak yaşı bana bir on ila yirmi fark atanlar benden daha az endişesizdi ki işte ilk patlama sesini orada, elimde sütlerle ve yanımda çocuğumla duydum. Şu an bile için dışıma çıkıyor. Gözlerim yaşardı inanın. Burada bir es vereceğim. Bence siz de verin.

Önümde benden birkaç yaş büyük olduğunu düşündüğüm bir adam vardı, sadece gözüne baktım, hani “Bu ne?” der gibi baktım, onun ne sesi olduğu belli ama ben o an idrak edemiyorum, kabullenmek zor, kâbus gibi bir sey ama uyaniksin. Adam cok sakin bir şekilde, gözünde en ufak korku olmadan “Bir yeri bombalıyorlar.” dedi. O bunu söyleyince, gene benden büyük olduğu belli herkes çok sakince alisverisini yapmaya devam etti, bense ne olduğumu şaşırmıştım. O an insanın kafasından milyarlarca, hiçbir yere varmayan düşünce ve endişe geçiyor, ben de “Bu insanlar ne ara bu olayı kanıksamış, neden kimse üç buçuk atmıyor?” diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Sonra ikinci patlamayı duyduk. Biri o esnada bunun savaş jetlerinin egzoz bırakmak için yaptığı bir şey olduğunu söyleyince, bende biraz rahatlama olmadı değil. Öyle ya, kalkıp kim, başkentin merkezinde, nereye niye bomba atsındı? Sonra ben sütlerin parasını verip oradan çıktım. Ehmer’in evi yürüyerek beş dakika uzaklıktaydı. O an için dünyanın en güvenli yeri orasıydı. ABD, Almanya, Fransa konsolosluklarının yanında, şu an nokta atışı lokasyon vermemek adına söylemeyeceğim üç başka ülke konsolosluğunun tam ortasında, kurşun sıksan ulaşması imkânsız, kimsenin bombalamayacağına falan emin olduğum tek yer, yollarda panik haldeki polislerle karşılaşıp bakışarak, onlarin “Çabuk çabuk!” diye bagirisiyla nefes nefese koşarak, çocuğumu da yer yer kucağıma alıp yer yer elimde koşturarak sağ salim geçti ve biz eve ulaştık. Ama bu süreçte mütemadiyen jetler vızır vızır uçuyordu ve o ne olduğu belirsiz patlama seslerini duyuyorduk.

Eve girdiğimde TV açıktı, Ehmer’le mal mal birbirimize sarıldık, sonra lokasyonun rahatlığıyla ben balkonda oturmaya başladım. Artık o yüksek sesler o kadar ürkütmediği gibi, jetleri de rahat rahat izlemek mümkündü. O kadar yakından uçuyorlardı ki üstlerindeki yazıları ve ışıkları netlikle seçmek mümkündü. Bir ara Begül’ün babasıyla konuştum, o da tatildeymiş, telefonda biz konuşurken patlama çatlama seslerini o da duydu, “Bu çocuğu bu ülkeden çıkarmak lazım geç olmadan.” konulu bir konuşma yaptık. O arada gene aynı sokakta oturan bir başka arkadaşımız daha geldi kızıyla. Evde üç kadın, iki çocuk olduk. Sonra içeri geçtim.

İşte ilk gerçek patlama, tam biz biraz rahatlamış, TV’yi açmış “Hakikaten darbe mi lan? Eee, yani kim yapıyor peki darbeyi?” falan diye keko ulusalcı geyikleri yaparken gerçekleşti. İki saattir patlamadan saydığımız seslerin abartmıyorum beş katı yükseklikte, kalbinizi ağzınızın ortasına getiren güçte bir ses. İnsan istemsizce kendini yere atıyormuş. Ben kendimi yere attım. Açıkçası ciyak ciyak bağırdım da. Sanırım o ana dek çok da bir şeylerin farkında değildim ama o an, çocuğumu yakalayıp yere çekişim, Ehmer’le birbirimize bakıp konuşmadan “Bu hiç iyi değil?” deyişimiz, camların inmesi, binanın adam akıllı sallanması falan. Ben size ne kadar yazsam, anlatsam, hiçbir şekilde anlamazsınız. Yaşamayanlarınız anlamaz. O çok güvenli olduğunu düşündüğümüz, burada bize hiçbir şey olmaz dediğimiz yerin tam 250 metre yakınındaki Meclis binasını bombalamaya başladılar.

Her patlamada yere attım kendimi. Her seferinde. Her seferinde “Bir dahaki bizim üzerimize mi düşecek?” diye düşündüm. Camlar patladıktan sonra, “Acaba bina da yıkılır mı?” diye düşündüm çünkü bulunduğumuz bölgenin olayı, binaların en az 40-50 senelik Cumhuriyet dönemi apartmanları olması. Bir ara camdan baktığımızda görebildiğimiz bir yerde olan Mısır konsolosluğunda apaçık karartma yapıldı. Bahçesinde insanlar panikle koşuşturup ışıkları komple kapattıklarında, biz de perdeleri çekip sadece iç koridordaki ışığı açık bıraktık ve koridora iki tane yatak koyup, orada durmaya karar verdik. Bir iki saat önceki “Bize bir şey olmaz, na buraya kurşun gelmez.” rahatlığımızdan artık eser yoktu. İki çocuk, üç kadın, kendimizi koridora kapattık. Artık jet gelirken patlama olacağını biliyorduk, en kötüsü de buydu çünkü acaba üzerimize mi bırakacaklar endisesi vardı, ellerimizle kulaklarımızı kapatmak, çocukları önceden hazırlayıp “Şimdi yüksek ses çıkacak, korkmayın.” demek hiçbir işe yaramıyordu zaten. Duvara yaslanıyorsak yatağın içine doğru gidip pozisyon küçültüyorduk, çünkü duvarlar inanılmaz sarsılıyordu. Ve bu sabah 7.30’a dek sürdü. “Yarın sabah nasıl bir ülkeye günaydın diyeceğiz?” diye düşünürken, “Acaba bir sahil kasabasına mı taşınsak?” diye sessiz sessiz konuşurken, aslında öyle bir yarınımız var mı onu bile bilmediğimizin farkındaydık.

Benim için bu ülkeyle ilgili her şey, tüm ümit kırıntısı, o sabahın sekizinde, ABD konsolosluğunun önünden tekbir atarak geçen o çok kalabalık ve ürkütücü grubu gördüğümde bitti ki o saatte bile şehrin bize yakın dört bir yanından silah sesi duyuyorduk hâlâ.

Benim safe zone’um da Ankara – Ayrancı’ydı. O gece o hissi tamamen elimden aldılar. Sabahında silah sesleri eşliğinde Ehmer’le nereye nasıl kaçabiliriz, bu iş nereye kadar sürecek, daha ne kadar kötü olabilir, bunları konuştuk. Yedi yaşından beri gittiğim, her Cumartesi gecemi geçirdiğim o ev, anılarımın en güzel kısmını taşıyan, dünyanın neresine gidersem gideyim, döndüğümde asfaltını öpecek kadar sevdiğim o sokak, gençliğimde paten kaydığım meclis parkı, parkına bahçesine doyamadığım o meclis binası, hepsini benden o gece aldılar.

Ben siyaset bilmem, böyle şeyleri bu tarz bir blogda anmaktan da imtina ederim. Ben kimim ki? Ben sadece hissettiklerimi yazarım, güç dengeleri, hak hukuk, bunların derinine inmek benim işim değil, burası bir anne-çocuk blogu. Ama her kimse o gecenin sebebi, çocuğumun dört yaşında bomba sesiyle tanışmasını, aylarca Ankara’da her uçak sesi duyduğunda yanıma koşmasını, insanların sokaklarda ölmesini isteyen ve yol veren kimse, işte onun Allah belasını versin.

*Featured image ve en altta kullandığım fotoğraflar, 
Ankaralı Burak Ciritci'ye ait. 13 Mart patlaması zamanı 
kendisinin çektiği olay yeri fotoğraflarını kullanmak için 
izin istemiş ve almıştım. Yazıyı yazmak şimdiye kısmet oldu. 
Kendisine tekrar tekrar teşekkür ederim.

Ne Yalnızlık Ne De Yalan Üzmesin Seni

Doğum günü yazın tam ortasına gelen insanların hakkını vererek kutladığı doğum günü çok azdır. Ben küçükken neredeyse tüm arkadaşlarım doğum günümde tatilde olurdu. Bu yüzden her doğum günü hatıram, en iyi arkadaşlarımın yanımda olmayışına dair.

Bir tanesi çok aklımda kaldı ama. Nedense son mutlu doğum günü anım 10 yaş doğum günüme denk gelir. O günü nasıl ve neden bu kadar iyi hatırlıyorum emin değilim ama o kadar canlı ki, üzerine düşündüğüm zamanlar kendi çocuk halimi film gibi izliyorum.

Duvardan duvara yeşil halı kaplı, kahverengi perdeleri hafif kapalı diye loş ışıkla aydınlanmış salonda, rahmetli anneannem, gene kendi diktiği, ince sarı kumaşlı, beyaz yakalı, çoktan küçülmüş ama çok çok güzel elbisemi ütülüyor ve ben o elbiseyi giyeceğim için çok mutluyum. Hoplayıp zıpladığımı hatırlıyorum çünkü birkaç saattir, o elbise donumu gösterecek kadar kısalmış olmasına ve bunun son derece farkında olmama rağmen giymek için ısrar ediyordum. Sanki yaz ortasında kot pantolon üzerine kışlık kalın, uzun kollu bir elbise giymek için mücadele veren Begül gibi. Tek fark, benim o elbiseyi giymenin pek de normal olmadığını kesin olarak bilmemdi. Ama benim dediğim olmuş ki, mutluyum. Kendimi o anki kadar iyi anlıyorum; çünkü 29 sene sonra bugün, o elbiseyi hâlâ çok ama çok seviyorum.

Ankara G.O.P’un en güzel yerindeyiz, Kırlangıç Sokak’la Arjantin Caddesi’nin kesişiminde, Yeşil Vadi Aile Çay Bahçesi’ndeyiz. Ne tesadüfse en iyi iki arkadaşım da gelmiş, Akın abim var, teyzem var işte ortam var falan, genç yaşlı herkes mutlu bildiğin, çok güzel bir gün. Benim çocukluğumda yeşilliklerin arasında, ailen ve arkadaşlarınla dünyanın en sıradan doğum gününü geçirmek büyük mutluluktu. Yakında 5 yaş doğum gününde Elsa konsepti yapılmadı diye annesini bıçaklayan çocuk falan okuyacağız muhtemelen. (Pardon mesajı vermeden geçemedim) Neyse, çocuklara mutlu anılar bırakmak ne güzel şey.

Sonradan sonradan, bende bir doğum gününden soğuyup uzaklaşma hissi belirdi. Pastaymış, mummuş, hediyeymiş falan, doğum günleri yaklaştıkça geren unsurlar haline geldi. Ya da doğduğuna sevindirecek şeylerin yıllar geçtikçe hızla, birer birer kaybolduğuna şahit olan her mantıklı insan gibi, doğum günlerini hak ettikleri uzaklığa gönderdim ben de. Neyse ki artık her şeyi daha hızlı ve daha uzağa gönderiyorum ve açıkça buna bayılıyorum.

Artık demişken, insan yedisinde neyse 70’inde de odur derler, nah odur kardeşim. Sen ya erkeksin ya hiç ürememişsin. İnsan değişir. Bazen kendini tekrar eder ama nihayetinde gelişir. Ve bu inanılmaz sancılı ve zahmetli bir süreçtir. Herkesin derdi kendine büyüktür ve ne çektiğini ancak o bilir. Tuvalette aynı anda hem sıçıp hem kusarken böğürerek ağladığın anlar çok olabilir ama en sonunda öyle bir içten gülersin ki durumu eşitlersin.

Kaç kişi öldü gitti, hiçbirini unutmuyorsun, hiçbir zaman. Onlar seninle hep yaşıyor. Yine de her an her şeyin olabileceğini bilip, sevdiklerini kaybetmekten korkuyorsun. Sonra bir bakmışsın kaybetmişsin. Ve giden asla geri dönmüyor. Ama hayat öyle bir şey ki işte, bazen o kaybettiklerini rüyanda görüp dokunabiliyorsun.

Başına gelen iyi her şey, buna sağlıkla alıp verdiğin her nefes de dâhil, şansın. İyi olmanın aslında sonsuz bir mutluluk hali falan olmadığını biliyorsun. Huzur diye bir şey var, mutluluk onsuz zaten olmuyor. Huzurunu bir şekilde yaratıyorsun.

En çok en sevdiklerin üzüyor seni. Buna anne, baba, kardeş, evlat, karı, koca, kanka dâhil. Sen de birilerini pis üzüyorsun, az biraz farkındalık sahibiysen muhakemen kuvvetli oluyor, bazen özürünü diliyorsun, bazen 0,5 gram eyvallah çekmiyorsun. Sonra işte 39’unda bir bakmışsın, yanlarında paçalarından akacak kadar altına sıçsan utanmayacağın 3-4 insan var, facebook’unda 500 kişi, Instagram’inde 100K. İyi mi kötü mü siz karar verin.

Şeklin şemalin değişiyor. Saçlarında o kadar beyaz oluyor ki, aynaya her baktığında tekrar şaşırıyorsun. Çünkü her baktığında yeni beyazlar görüyorsun. Umursamıyorsan şanslısın zaten de eğer benim gibi boyatmayı falan aylar önce bıraktıysan, kendini narsizm seviyesinde seviyor olmalısın. Bence en ufak mahsuru yok.

Bir de o çocuk. Adını Ankara’nın en güzel yerindeki Begül Restoran’dan alan o kız çocuğu. Adını bu yazıda anmasam vicdan azabı çekecek kadar aklımın gittiği, dünyanın en güzel isimli, dünyanın en minnoş çocuğu, benim çocuğum. İşte, çocuğunda kendini her gördüğünde bir sarsılıyorsun. İşte onun için değişiyorsun. Ne yapıyorsan tersini yapıyorsun o hayatına girdikten sonra. Mutlaka o senden iyi olsun istiyorsun ve bunu başarmanın aslında ne zor olduğunu anlayıp aptala bağlıyorsun. Biliyorsun ki ne yaparsan yap, bir gün sana koşup “Hangi hakla, neden beni dünyaya getirdin?” diyebilir, bu hakka sahip ve epey bir tırsıyorsun.

İşte ona vereceğim cevap ne, bugün 39 yaşımda artık biliyorum.

Hayat bütün o boktanlığına rağmen, yaşamaya değen bir şey. Ve o aralığı iyi geçirip geçirmemek, tamamen senin elinde. Ben hayatta olduğumuz sürece senin arkandayım.

İyi ki doğmuşum.

 

Bir gün…

…bu kadar çalışmanın karşılığı elbet alınacak. Ve her iyiliğin karşılığı verilecek. Bütün dünyadan korkmaktan vazgeçecek iliğine dek kırılmış insanlar. Ve kalp kıranlar da bedel ödeyecek.

Acılarını geride bırakacağına başının üzerinde taşıyan insanlar, nihayet vazgeçecek onlarla yaşamaktan. Ve başlarını her kaldırdıklarında çarpmayacak o acılar artık. Sevenlerinin üzerine basıp geçerek yaşayanların ayakları aniden kayacak, o zaman yere çarpışın şiddetiyle anlayacaklar kimseyi üzmeye değmediğini.

Öldürmedi ama güçlendirdi. Bu yüzden işte, biri elimi tuttuğunda düşünmüyorum artık nedenini.

Daha Ne Kadar İyi Olayım?

Evden çıkarım, sitedeki temizlikçi, güvenlik, havuzcu, kimi görsem gülümseyerek günaydın demeden geçmem. Migros’a giderim, bütün kasiyerler adımızı bile bilir, herkesle gülerek konuşurum. Çıkarım oradan, çiçekçinin önünden geçer yol, selam vermeden, sohbet etmeden geçemem ben. Eve dönerim, damacana su söylerim son 10 liramla, 8 liradır o su, o paranın üstünü almaya utanırım, 2 lirayı çocuğa bırakırım. Taksiye binince de öyle, yakın mesafe gideceğiz diye dilemediğim özür kalmaz, 7 lira tutarsa 9 lira veririm.

Metroya binmek için metro kartına para yükleteceksem kartı öküz gibi görevliye uzatıp işini bitirmesini beklemem. Merhaba derim, kolay gelsin derim, 20 lira lütfen derim, beş saniye sürer, çok teşekkür etmeden yürüyüp gitmem. Otobüse binerim, ineceğim durağı bilmiyorumdur, şoföre sorarım, lütfensiz, kusura bakmayınsız konuşmam. İnerken de tekrar teşekkür ederim.

Ben teşekkür etmekten, özür dilemekten, insanlara sıcak davranmaktan hiç vazgeçmem.

Sonra kargo elemanının biri gelir, kapımı zorlayıp içeri girmeye çalışır, beni ve çocuğumu mağdur eder. Hiçbir şey yapamam, ne dava açabilirim, ne şikayetçi olabilirim, travmaya girdiğimle oturup kalırım.

Ben bu dünyaya karşı daha ne kadar iyi olayım? Ben ne yapayım, biber gazı spreyi alıp sağa sola mı sıkayım, bireysel silahlanıp canımı sıkanı diz kapağından mı vurayım, hakkımı yiyeni adam tutup dövdüreyim mi? Yoksa ben de en kısa yoldan birinci sınıf bir öküz mü olayım, ben bu medeniyetsiz, bu aşağılık ülkede ne yapayım?

Ben buradan gitmek istiyorum artık. Artık bir mucize bekliyorum.

Çocuk Nasıl Oyalanır?

Kreşe gitmeyen çocukların hiçbir şekilde tek başına zaman geçirmek istemediği o muhteşem yaşa hoş geldiniz.

Sıçmaya bile yanında annesi olmadan gitmeyen evlatlarımız, şu an etraflarına verdikleri zararı fark etmeseler de, 25 yaşından sonra “Ben de az etmedim bu kadına” diyecekler, içiniz rahat olsun.

Ama onlar o yaşa gelene ve bizim yüzümüzdeki çizgiler onulmaz hale gelene dek, en azından çocuk kanun zoruyla ilkokula başlayıp uzaklaşana dek, yapabileceğimiz bir şey var, işte o şey, kinetik kum!

Birkaç ay önce AnneForm’a iş görüşmesine çocuğumla gitmek zorunda kalana dek, ben de doğurarak nasıl bir bok yediğimin pek farkında değilmişim açıkçası. Neyse gittiğimizde AnneForm ekibi tek kaşını kaldırarak bakmadıysa da, biz görüşme yaparken Begül’ü ne yapacağız, nasıl oyalayacağız sorusu kafamı kurcalıyordu. Sevgili Ferhan Hanım içerden bir kutu içinde duran kinetik kumu getirip Begül kendinden geçtiğinde, ben de sinsi sinsi balkona yığdığım 50 kilo kinetik kumda yüzen bir Begül hayali kuruyordum. 50 kilo almasam da, 1 kilo aldım ve hayallerim gerçek oldu. Sonuç: 3 saat gık demeden kumla oynayan bir Begül.

20151202_085116004_iOSKinetik kum yüzde 98 deniz kumu ve yüzde 2 polimerden oluşuyor. Koyduğunuz yerde sinir bozucu bir biçimde, sanki yoğun bir sıvıymış gibi ağır ağır hareket ederek şekil alıyor. Ve oyun hamurundaki kadar olmasa da, siz de elle ve kalıplarla şekil verebiliyorsunuz.

Oyun hamurunun aksine, kinetik kum kesinlikle kurumuyor, bozulmuyor. Ayrıca toksik madde de içermiyor. Çocukum yemediyse de, benim saç dibimi bırakın, ağzımın içinden bile çıktığıve hâlâ hayatta olduğum için rahatlıkla zehirlenmedim diyebiliyorum 🙂 Zaten kutunun üzerinde de çocuklar için zararı olmadığı belirtiliyor. El ayak kirletmiyor, elinize üstünüze başınıza yapışmıyor. Deliler gibi tane tane savrulmuyor. Çamur yapısında değil, yağlı da değil, ancak dokunarak hissedebilirsiniz yapısını, ne desem boş.

Aşırı kolay temizleniyor, çünkü yere düştüğünde elinizle alıp toplayabiliyorsunuz. Ben çalışırken masada yanımda oynuyor Bugu. Sonra yeri siliyorum oluyor bitiyor.

Bir kiloluk paketi yarıya bölerek kullandım. Hâlâ o yarım kilo ile oynuyor. Ama yeriniz varsa acımayın, 5 kiloluk boyunu alın. Böylece çok daha büyük şekiller de yapabilirsiniz. Sürekli siz diyorum çünkü oynamaktan kendinizi SİZ DE alamıyorsunuz. 21 yaşındaki kardeşim geçen hafta bende kaldı, 3 saat falan oturdu kumla oynadı. Dokunmadım çocukluğunu yaşasın diye sdfgh.

Satın almak isteyenleri şuraya yönlendiriyorum: BebekForm

Bakın neler yapabiliyoruz (çok yetenekli değiliz, ama internete kinetik kum ile harikalar yaratan birtakım delilerin olduğuna çok eminim, google’layın ne bileyim)

20151222_111526781_iOS

20151222_111904654_iOS


20151222_111933203_iOS

20151222_111655555_iOS

20151222_112041393_iOS

Neden Yazıyoruz?

Skunk Anansie’nin çok güzel bir şarkısında geçen bir söz vardır, “He tried to intellectualise my blackness to make it easier for his whiteness” diye. Kısaca kendi karanlığında ne kadar kaybolduğun belli olmasın diye, başkasının ışığına dikkat çekmeye ve kötülemeye işaret eder. Bu yazıda anlatacağım her şey işte bu cümlede gizli, o yüzden gerisini okumasanız da olur. Tercih her zamanki gibi sizin.

Yazının görseli, Hanefi Avcı’nın Haliç’te Yaşayan Simonlar adlı kitabının ilk sayfalarından. Neden blog tuttuğumuz konusuna girmeden önce, yazmakla ilgili bu güzel ifadeyi de görmenizi istedim. Öyle ya, kitap okuma oranının yerlerde süründüğü bir ülkede, blog tutmak, yazı yazmak başlı başına bir cesaret işi. Oysa artık blogging, kişinin kendine ait medya kanalından yaptığı -görece- özgür bir yayın türü. Yakın gelecekte Vlogging blogging’in önüne geçecek diyen sosyal medya uzmanı arkadaşlar varsa da, ben blogging’in kendi kitlesini asla kaybetmeyeceğine inananlardanım. Açıkçası Vlogging benim tercih edeceğim bir yayın tarzı değil; yazıların içine video gömmek falan başka şey ama kendimi bir YouTube kanalında kameraya konuşurken hiç göremiyorum. Benim işim yazı yazmak. Sayısını bilmediğim gizli/aleni okuyucularım var benim de herkes gibi; kendilerinin ortak özelliği, yazdığım şeylerde kendilerinden bir şeyler bulmaları ve küfürden rahatsız olmamaları. Çünkü ben kendi yayınımda sansür uygulamıyorum ve üç kişi daha göz ucuyla okusun diye kendimi değiştirecek değilim.

İnsan bir yerden sonra, kendisini düzenli okuyanların olduğunu fark ettiğinde, hafiften bir sorumluluk hissetmeye başlıyor. Özellikle de anne-çocuk/hayat üzerine yazdığında. Blogging ile ilgili 2014 yazımda* bu sorumluluktan bahsetmiştim. Binlerce insanın okuduğu bloglarda, özellikle beslenme ve sağlık konularında ne yazdığımıza dikkat etmemizin gerekliliğine içten şekilde inanıyorum. Ha ben inanıyorum ama sizin blog dingonun ahırı kategorisinde olabilir, o sizin bileceğiniz şey. (bi hareketlenme oldu di mi? yavaş yavaş) Ama hepimizin bloglarında istatistik sayfası var, hepimiz o arama motorlarına neler yazıldığını kendi gözümüzle görüyoruz, çoğumuz bazen o arama terimlerini yazanın eğitim seviyesini merak ediyoruz. Hayır, kimseyi küçük görmek değil niyetim, sadece Allah’ın bildiğini kuldan saklayamıyorum. Etraf hâlâ memesine biber sürmeyi falan düşünen annelerle kaynıyor. Bu eğitimsizlik, bilgisizlik bizim suçumuz değil ama biz üzerimize vazife olmadığı halde bir bilgi vermek istiyorsak o bilgiyi ince eleyip sık dokumak, oya gibi işlemek bizim sorumluluğumuz. Eğer ciddiye alınmak istiyorsak, kendimize biraz saygımız varsa, arkamızdan “Ay onunki de blog mu, hep bülten, hep bülten” desinler istemiyorsak, ne yazdığımıza dikkat edeceğiz.

O zaman hemen, “Neden Yazıyoruz?” diye sormaya başlayalım. Bizi boşverin, ben neden yazıyorum?

Gerçekten, günde 5 saat olsun uyumayan, hem çocuk bakıp hem çalışan biri olarak, ben neden yazıyorum? Gözle görülür bir çıkarım yokken, üç kuruşun bile hesabını yaparken, neden akça pakça wordpress temaları alıyorum, niçin domain alıyorum, baktığımda içime sinmesi neden önemli?

Çok kısa bir birincil sebebi var: Çünkü bu benim, başta kendi entelektüel seviyemdeki insanlarla, daha sonra da daha geniş bir çevre ile, doğrudan ya da dolaylı yoldan iletişim kurma yolum. Teşhir spektrumunun meme ucuna kadar daraldığı, sosyalliğin çevrimiçi paylaşıma indirgendiği, iletişimin son derece basitleştiği, TV’lerin gerçekten aptal kutusuna dönüştüğü o çağa denk geldim. Ve kendi kaidelerim doğrultusunda, kendi yayınımı yapıyorum. Hem kendimi, düşüncelerimi anlatıyorum, hem de kendim gibi insanlarla gönül bağı kuruyorum.

Yaptığım şeye ne kadar saygım olduğuna inanamazsınız. Herkes kendince saygı duyar yaptığı şeye herhalde, aynen benim de çok saygım var. Çünkü laf olsun diye yazsam, gider kilitli kokulu günlüğüme yazarım. Madem bu dili ve tarzı seven insanlar var, o zaman onlara güzel şeyler sunmakla yükümlüyüm ben de.  İnsan ne iş yaparsa yapsın, kendine ve başkalarına karşı sorumlulukları olduğunun farkında olur. Bir işe girdiğinizde herhalde ayağınızı masaya uzatıp oturmazsınız, elinizden gelenin en iyisini yapmak istersiniz. Kendi içimin rahat etmesi adına, bembeyaz bir tema seçmişim mesela, ben bile baktığımda içim açılsın, iyi hissedeyim demişim.

Hakkımda bilmediğiniz bir şeyler anlatayım. Benim dedem iki kez yılın gazetecisi ödülünü almış bir muhabir ve köşe yazarıydı. Başka bir sürü ödülleri falan var. Annemin evi müze gibi çok şükür. Dedemin iki abisi de yazardı. Bir tanesi Nazım Hikmet’in kankası. Diğeri Aziz Nesin’in. Hepsi rahmetli oldu çoktan, mekanları cennet olsun. Dedemin bir abisinin kızı, Alev ablam, TRT’nin kadrolu çevirmeniydi, ayrıca Devlet Opera Ve Balesi’nin ve Devlet Tiyatroları’nın kadrolu çevirmeni ve Basın-Yayın Halkla İlişkiler müdürüydü. Bugün oynayan birçok tiyatro eserinin çevirisi de ona aittir. Kaç dil konuştuğunu hâlâ bilmiyorum. Bir dili bildiğini onu şakır şakır konuştuğunda öğrenirdik bazen. Benim için efsane bir insandı. Yeri dolmaz. Neyse bu yukarıda bahsettiğim bütün yakınlarımın ekşi sözlükte başlıkları falan var (ben açmadım tabii ki), hatta dedemin bir abisinin kartvizitini gittigidiyor’da açık artırma ile sattıklarını gördüğümde de biraz çüş demiştim. Neden anlattıyorum bunları; işte ben biraz yazı yazmaya yatkın bir aileden geliyorum. Benim için okumak ve yazmak, çoğu zaman yemek ve içmek gibi doğal bir ihtiyaç. Kütüphaneli bir evde büyüdüm ve okumayı kaç yaşında öğrendiğimi buraya yazmak istemiyorum. Ama mesela bütün bu etkenlere rağmen, kurgu hikaye falan yazamam. Belki de yazarım, ne bileyim hiç denemedim. Ama öyle bir niyetim yok. Ben gerçek hikayeleri hep daha çok sevdim. Ve ben blog yazmayı sevdim. İnsanlarla bire bir etkileşime girme şansını bu yıllarda çok iyi yakaladık ve bu da bana tam süper uydu diyeyim.

Yazarken samimi miyim? Elimden geldiğince. Aziz Nesin’in yanılmıyorsam Böyle Gelmiş Böyle Gitmez/Yol eserindeydi, kendine bu soruyu soruyordu. Kanaati yeterince açık olduğu yönündeydi, açıkçası ben de hep samimi olduğumu düşünüyorum. Ha insanların gerçekten özel hayatları var, belki bir başkası çok daha açık seçik hatta saçık takılıyordur ama ben özellikle ucu üçüncü bir şahsa dokunacak, ya da hakkımda yanlış şeyler düşündürecek şeyleri paylaşmaya gerek görmüyorum. Onlar neden okuyucuların ilgisini çeksin, onu da anlamıyorum.

Yazmaya ne kadar zaman ayırıyorum? Yazmak istediğim kadar. Ben çok yoğun ve deadline ile işleyen bir işe sahibim. Dört yaşındaki kızıma, dört senedir tek başıma bakıyorum. Yardımcım, bakıcım hiç olmadı. Çocuğum kreşe gitmiyor. Bütün ev işlerini ben yapıyorum. Günde ortalama dört saat uyku uyuyorum. Haliyle canım ne zaman yazmak isterse o zaman yazıyorum. 1,5 sene kadar yazmadım mesela, tekrar yazmaya 2 ay önce başladım. Yazı yazmak zorla olacak iş değil zaten. Ama yazmak bu yoğun dönemde beni çok rahatlatıyor. Kendi yazılarımı yazdığım gibi, zamanım olduğunda (mesela çocuğum parkta oynarken) parenting ile ilgili makaleler çeviriyorum siteme koymak için. İnsan sevmese, 24 saati çeviri ile geçerken, oturup boş zamanında da çeviri yapmaz açıkçası. Hele ki ben babama bile beleş çeviri yapmam. Demek ki paylaşımı seviyorum.

Peki başka sebepler var mı? Var tabii ki. Mesela paranın amına koymak, mesela kanaat önderi olmak, mesela hiç tanımadığım binlerce insanın gözünün önünde olup, gerçekte ise çaptan düşmüş bir rockçı dansöz kadar bile tanınmayıp, kendimi ünlü ve fenomen zannetmek, bu sanrıyla yaşamak, tavan yapmış egodan kör olan gözlerimle, bi bok olduğumu hissetmek.

Amacım bunlar olsaydı herhalde ciddiye alır ve yadırgamazdınız değil mi? Evet çünkü neyi niye yaptığı 385 kilometreden belli olan o kadar çok tip var ki, artık bu da sıradanlaştı.

Geçenlerde konuşuyorduk twitter’da, artık instablogger ve blogger kavramları bariz şekilde ayrılıyor, ben ise blogger kalmayı tercih ediyorum. Yeri gelmişken söyleyim, ben blogging’den maddi kazanç sağlayabilmiş biri olarak, ilerde de kazanmayı düşünüyorum. Ama bunun yolu siteye aldığım reklamlar ya da belli markaların düzenli temsilciliğiyle olacak. Çünkü bu sektörün şu an mahal verdiği,  aynı gün içinde on blogger’ın birbirinin aynısı yazıları paylaşması, ve bununla para kazanması, benim için yanlış yapılan bir iş ve blogger açısından da ister istemez sahtekarlık kategorisinde. Hemen derine inelim.

Untitled

arkadaşlar n’apıyosunuz siz ya?

Kezban, Ayşe ve Rabia, Mayıs ayında bir gıda etkinliğine gidiyor. Sonra hepsi sanki kafalarına silah dayanmış gibi, başında iki paragraf o gıdanın önemine değindikleri (bunu yapmak zor olmasa gerek) gıdayı tanıtmak ve hakında bilgi vermek için, etkinlikte kendilerine verilen bilgileri kopyala yapıştır yöntemiyle bloglarına yapıştırıp, birbirinin aynısı yazılar yazıyorlar. Sadece bu üç isim değil, neredeyse yirmi isim, o gün aynı şeyleri yazıyor. OK.

Berna, Sevda ve Ferda, Aralık ayında aynı seminere gidiyorlar. Mayıs ayında herkesin bloglarına yazdıkları yazının aynısını tekrar yazıyorlar. Sadece bu üç isim değil, geçen sefer bu etkinliğe gitmediği için bu sefer orada bulunan 20 kişi, aynı yazıyı yazıyor. OK.

Yaklaşık 40 kişi,  TV programlarına çıkan, yazmadıysa çok yakında bir diyet kitabı yazması kesin, üstelik yakın zamanda bu etkinliğe giden kimsenin evine sokmadığından emin olduğum margarini öven çalışmalara katılmış, bir adamın reklamını yaptı ister istemez. Sebep? Üstelik bu anneler, internet kullanmayı çok iyi bilen kadınlar, birçoğunun İngilizcesi üst düzey, bir yazı yazmak isteseler, açıp araştırma yapabilirler.

Kezban’ın bu etkinlikte bulunmasının yegane sebebi, birkaç ay önce instagram’ine doldurduğu bilmemkaç bin insan. Kezban aslında ne yazı yazabiliyor, ne fotoğraf çekebiliyor. Aslında ilgi çekici bir hayatı bile yok. Yani inanın bütün gün evimde oturup çeviri yaptığım hayatım Kezban’ınkinden daha heyecanlıdır. Ama Kezban’ın 10 bin instagram takipçisi var. Özendiği şey bu. Kolay gelsin.

Rabia bu etkinlikte bulunuyor, çünkü etkinliğin aracısı olan kızla acayip kankalar. Göt göte geziyorlar, sonra akşam evlerine dağılınca ikisi de whatsapp’te aynı kişiye birbirini çekiştiriyor filan. Ama bunu sorun etmiyorlar. Çünkü onlar fenomen.

Ferda Aralık ayındaki etkinliğe katıldı çünkü anca işte kafası bastı instagram’de takipçi satın almaya. Artık yavaş yavaş. 20 bin takipçiye fotoğraf başı 12 like alıyor ama olsun, o da kendini popüler hissediyor. Ve bu inanılmaz önemli bir olay.

Sevda Aralık’taki etkinlikte baş misafirdi, çünkü inanılmaz popüler bir insan. Sabahları günaydın dediği fotoğrafı koyduğunda internette kadınlar birbirini dövüyor iltifat etmek için, çılgına dönüyorlar, kocasına bile yavşıyorlar yani öyle bir delirmişlik söz konusu, ağzın açık bakıyorsun noluyo amk diye? Oturduğun yerde başkası adına utanmak ne demek anlıyorsun. Gelin kaynana programı gibi izliyorsun yeri gelince.

Ayşe’nin herhangi bir etkinlikte bulunma sebebi zaten Sevda’nın götünde gezmesi. Onu boşver.

Gerçekten bunun blogger’lık olduğunu iddia ediyorsunuz, eyvallah. Hadi sizin güzel hatırlarınıza bunun adı bloggerlık olsun. Ama hani o anlatmaya doyamadığınız çalışkanlıklarınız (akşam göt gezdirmesi bitip de eve döndüğünde bloga copy paste yaptı), o olimpik şampiyondan hallice başarılarınız (ne?), o fedakarlıktan oluşan feminist film öğesi hayatlarınız (çamaşır yıkadı, tövbe tövbe artık ya), o almaya doyamadığınız sorumluluklarınız (diyetisyen reklamı yaptı), o anlata anlata bitiremediğiniz araştırmacı ruhlarınız (her gece google scholar’da gözleri kanayana dek bilimsel araştırma makalesi okuyor), o övüne övüne bitiremediğiniz, hiçbiri sizin gibi yaşayamayan o kadınlar, sizin o hayranlarınız, takipçileriniz (ibs fuarında, standına bir allahın kulu uğramadı), o kırılganlıklarınız, (instagram’da takipçisi yanlışlıkla saçının tengini eleştirdi), o on yazısından beşi “Yöaaaa beni çekemiyöler yöaaa” diye zırlayan, gerisi de o gün gıybete gittiği etkinliğin fotolarından oluşan bok gibi bloglarınız falan, bunların dışarıdan nasıl göründüğü hakkında en ufak fikriniz yokmuş belli ki. Artık öğrendiniz. Arkadaş ben bu pis düzenin, bu leş gibi egoların nesine özeneyim, çıldırdınız mı siz? Bu neyin illüzyonu böyle? Grandiyoz hezeyandan mı mustaripsiniz?

Hadi şimdi bana blogger olmakla ilgili bilmediğim, içinde çekememezlik kelimesi geçmeyen bir iki şey anlatın.

*Yazının linkini çeşitli sebeplerden buraya gömmek istemedim, sitede mevcut, merak eden okuyabilir.

Görsel: benim kindle’daki kitap be kardeşim.

Güzel Şeyler

Daha önce bu fotoğraf hikayesinde çiçek bakmayı nasıl da beceremediğimi kısaca anlatmıştım. O konuya tekrar girmeyeceğim çünkü menekşlerimle ilişkimiz artık birbirimizi sevip anladığımız ve karşılıklı konuşup iletişim kurduğumuz bir boyuta geldi.

Afrika Menekşesi, ya da Saintpaulia Ionantha, bütün yıl solup solup açan, bence en güzel ve kolay ev bitkisi. Açıkçası 15 senelik çiçek yetiştirme yolculuğumda ilk kez sürüyle çiçeğimin ölmeden, ısrarla, bana rağmen yaşadığını görüyorum ve çok mutlu oluyorum. Nasıl halden anlayan bir çiçek anlatamam. Bazen 4-5 gün su vermediğimi fark ediyorum ama onlar dipleri nemliymişçesine hiç naz yapmadan çiçek açmaya devam ediyor. Üstelik kışın ortasındayız.

Bu çiçeği yetiştirmenin 2-3 ufak detayı var sadece, onları hemen yazayım.

  • Ilık su verilecek. Yani öyle boruda donmuş musluk suyunu basmayın, üşüyorlar.

IMG_1370

  • Işık alacak, güneş almasa bile aydınlık olsun. Bunalıma girmesinler, onlar da can.
  • Yandan fışkıran dev yapraklar elden geldiğince koparılmayacak, çünkü bu çiçek ortadan yaprak veriyor. Kopardığınızda şöyle oluyor, bakın nasıl da kel bırakmışım zavallıyı, şimdi yapraklansın diye bekliyorum:

IMG_1373

  • Toprağı hep nemli kalacak, kurumasa daha iyi olur. Ama kuru da epey dayanıyor. İstediğiniz kadar su verin, benimkilerin altında tabak yok, hepsi bir çeşit kasanın içinde, dipten saldıkları için, basıyorum suyu.

IMG_1364 IMG_1367

 

  • Yapraklarına çiçeklerine su değebilir, hiç kırılgan değiller, öyle çürüme falan olmuyor.

IMG_1365

  • Çiçek vermesi için ortadan gelen minnak yaprakları koparacaksınız. Onları koparmadığınızda çiçek veremiyorlar. İşte şu yapraklardan bahsediyorum:

IMG_1371

  • Üretmesi de çok kolay, kenardaki gedikli dev yapraklardan koparıyorsunuz ve suda bekletiyorsunuz. Ufak tefek kök, filizlenme aksiyonu gördüğünüz an o yaprağı toprağa dikiyorsunuz. İnternette çiçekle kafayı bozmuş inanlar adeta evde laboratuvar kurup alüminyum folyolarla düzenek, spot lambalarla yapay ışıklandırma işine falan girmişler de, gerek yok. Çiçekçi aynen şöyle diyor: “Koy suya filizlendi mi dik toprağa”. Ben de öyle yaptım ve hepsinden birer ikişer yaprak aldım, aralık bırakarak büyük bir saksıya ekmeyi düşünüyorum:

IMG_1369

Ama siz elbette bunu da yaparken çocuğunuzu düşünün, mesela bu yaprakları ona yoldurun, suya o koysun, Montessori’nin hakkını verin, keza organik gübre falan sdfghj hayır gerek yok. Menekşe gayet her yola gelen bir çiçek. Rahat olun ve evinizi renklendirmelerine izin verin. Biz Begül’le suluyoruz hep, o da yeterli bir aktivite olsa gerek.

Sevgiler ve sevgiler.

Happy (!) New (!) Year (!)

Herkese iyi seneler. 31 Aralık ile 1 Ocak arasında sadece bir an aralığı var ama hepimizin umudu bir şeylerin iyiye gitmesi. Yeni yılı güzel kılan da bu olsa gerek, dünyanın her yerinde insanlar aynı anda aynı hissi yaşayıp partiliyorlar.

Bu yılbaşı akşamı, geçen sene başlattığım adeti bozmadım ve yeni yıla çalışarak girdim. Böylece bütün sene it gibi çalışmayı garantiledim. Çünkü geçen sene de öyle yapmıştım ve bütün sene it gibi çalıştım. Öyle ki iPhone’un Health app’inde yıllık uyku ortalamam günde 4.4 saat görünüyor. Beş bile değil ya.

Elbette 10 saniye sonra kalkıp kızımı kucağıma aldım ve tesadüfen yakın bir yerde yapılan havai fişek gösterisini izledik. Birbirimizi öpüp iyi seneler dedik. Çocuğun büyüyüp bir şeyleri az da olsa anlamaya başlaması harika bir olay. Zaten ikimiz de giyinip süslenmiştik, özel bir yemek ortamı hazırlamıştık. Kızım sadece mandalina ve vişne suyuyla beslendi ama olsun. Bir fark olduğunu hiçbir şeyden anlamasa, Tropicana meyve suyundan anlamalıydı zaten.

Ve inanır mısınız, hayatımın en güzel yılbaşıydı. Çünkü en sevdiğim insanla beraberdim. İnsan daha ne ister bilemiyorum.

İnsanın sırf takvim başka bir sayıyı gösterdi diye bir şeylerin değişeceğine inanması çok garip değil mi?

Bu sene fark ettim ki, hayatımda hiç “Bu sene şunları yapacağım, bu sene bunları yapmayı bırakacağım” falan dememiş, yeni bir seneden farklı hiçbir şey ummamış, o yeni seneye bir şeyleri değiştirecek bir süreç olarak bakmamışım. Bunca sene bakmadıktan sonra da, bu kadar umutsuzlukla zaten bakmam imkansız sanırım. Açıkçası yılın son günlerinde, etrafımdaki herkesin 2016’ya birtakım hedefler ve isteklerle girmesine özenerek baktım.

Belki benim de isteklerim vardır ama onları senelerle bağdaştırmamışımdır. 2011’e hamile kalma dileğiyle girmemiştim mesela, ama 2012 Ocak’ta Begül’üm oldu. 2012’ye de dünyanın en iyi patronuyla tanışayım dileğiyle girmemiştim. Ama şimdi 3 seneyi aşkındır dünyanın en iyi patronuyla çalışıyorum. 2013’te, yaşadığım topraklara olan inancımı kökten değiştirecek şeyler olacağını öngörerek girmemiştim, ama 2013 Haziran’ında içimde kopan o bağ, ne yazık ki geri bağlanmıyor. 2014’ten bahsetmek bile istemiyorum. 2015’i ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.

Bu bağlamda, hiç yapmadığım şeyi yapıp 2016’ya dair beklentilerimi (aslında olmayan, bugün burada düşünüp bulduğum beklentileri) buraya yazacağım.

Çocuğumu PEISG’e vermek. Eylül’de bunu başarmak istiyorum.

Beşiktaş’ın şampiyon olması. (Bu sene de olamazsak daha olamayız zaten)

Tatile gitmek (İmkansız)

Split (Seitspagat) yapabilmek. (Bunu yapabildiğimde bloga fotoğrafını koyucam)

Saçlarımın uzaması (Fizik kanunlarına göre bunun 2016’da yeterince uzaması imkansız, 2017’ye dek sarkan bir süreç olsun bu AMA UZASIN YETTİ ARTIK YA!)

Tekrar birine güvenebilmek. (İmkansız)

Çok çalışmak. En az iki film kanalı daha ayarlayıp ekibime ve kendime bok gibi para kazandırmak.

Her sabah 6’da kalkmak (Genelde 4’te yattığım veya hiç uyumadığım için bu da zor)

Site yönetimini yakmak (Geçen sene de gönülden istedim ama kısmet olmadı, bi aidat zammı daha yaparlarsa bu dileğim kesin gerçekleşecek)

Peugeot 205 1.9 GTI almak (Bunu 11 yaşından beri istiyorum, elbet bir gün olacak, bu seneye yazayım ki tesadüfen gerçek olursa 2016’ya mal edelim)

Evdeki çam ağacını ve süsleri toplayabilmek. (Begül buna asla izin vermeyecek. Galiba bütün sene duracak o ağaç 🙁 Yani, imkansız )

Bir de şu aşağıdaki canmdan çok sevdiğim arkadaşa, canım aileme (extended family dahil, bi yuz kisi falan), canım arkadaşlarıma ve kendime sağlık. Çünkü her şeyin başı sağlık değil mi arkadaşlar? Hepinize mükemmel seneler.

IMG_1004