AA Yazıları, Güncel, Parenting
Leave a comment

Hangi eğitim?

Eğitimi kreşten başlayıp, akademik kariyerin bitiş noktasına dek uzanan bir serüven olarak kabul edersek, benim eğitim hayatıma dair hatırladığım ilk anı, 5 yaşıma denk gelir. Özel kreşte öğle uykularından oldum olası nefret eden ben, herkesin uyuduğu saatte, uyumak yerine parmaklarımla pıtı pıtı diye piyano çalar gibi yaparken, öğretmenimizden gelen “Fulden, kırarım o parmaklarını, kapa gözünü zıbar” cümlesiyle, ciddi bir şoka girmiş, oracıkta ağlamasam da kendimi sıkarak gözlerimi kapamış, eve gidince de anneme olayı anlatırken böğürerek ağlamıştım –ki, annemin ertesi gün çıkardığı olayı anlatma ihtiyacı duymuyorum-, eğitim hayatım boyunca, ilkokulda parmak uçlarına vurulan sopalara, ortaokulda yüzüme yediğim tokatlara, lisede elinde makasla saçımı kesmek için peşimden koşan müdür yardımcısına, geniş bir yelpazede, anlatacak pek çok kötü anı bulurum. Bugün, okul hayatım biteli tam 13 sene olmuş. Belki artık çok şey değişmiştir, belki artık öğrenciler “eti senin kemiği benim” zihniyetiyle, sudan sebeplerden dayak falan yemiyordur, bunu gerçekten bilemiyorum. Ama bir kredili sistem mağduru olarak, devletin sanki gece rüyasında görüp sabah uyandığında (bazen gece yarısı falan) yaptığı radikal sistem değişikliklerinin hala sürdüğünü biliyorum. “Eğitim Sistemi”, standarda bağlaması gereken bir şeyken, hemen her sene gelişine değişikliklerle oyuncak gibi atıp tutulan bir şey halinde bizim ülkemizde. Sistem, tamamen ezbere dayalı. Öğrenciler –hala- sınavlara hazırlanmak için neredeyse ilkokuldan başlayarak deli gibi çalışıyor, ebeveynleri onlardan daha çok stres altında, yaratıcılığa dair hemen hiçbir şey yok, standart bir kreşte bile, aktivite adı altında reklamı yapılan İngilizce, bale, müzik, resim gibi branşların hiçbiri adam akıllı öğretilmiyor, sadece görüntüde var ve sene sonundaki gösterilerde bizler, gözümüzü yaşartmaktan çok uzak, aşırı milliyetçi şarkı türkülerle süslenmiş garip eserler izliyoruz. Haliyle, “Hangi Eğitim?” diye sorma yaşı, 3’e kadar inmiş halde.

Son sürpriz; kıyafet serbestîsi.

Son olayımız, Kıyafet Serbestîsi. Bu yazıyı hazırlarken, birçok uzmanın, ebeveynin ve öğrenci/eski öğrencinin görüşünü okudum. Olay iki ana hadisede kutuplaşıyor.

1-      Ailelerin alım gücü.

2-      (1’e bağlı olarak) Öğrencilerin statü farklılığının göze batması.

Peki kimse, bu statü meselesine takılırken, diğer tarafta öğrencilerin küçük yaşta her gün aynı kıyafeti giyip, bir örnek gibi bir yerde toplanmasının askeri okul çağrışımı yaptığını, militarist, baskıcı bir sistemi yansıttığını göremiyor mu? İnsanlar, her sabah tek sıraya girmeyi, o sırayı birazcık bozunca bile dev bir topluluk arasında çeşitli öğretmenlerden zılgıt yemeyi, neredeyse aşağılanmayı, elzem mi görüyor? Eğitim hayatının ve çocukluğun, gençliğin kritik birtakım dönemleri, disiplin adı altındaki yersiz katılığın gölgesinde mi geçmeli? Bazıları da bunu “normal” buluyor. TV’de görüş alınan bir veli, çocuğunun okula üniforma ile gitmesinin ona disiplin kazandırdığını, üniformasını temiz tutmasının ona sorumluluk kattığını ifade etmişti. Peki bir çocuk, okula giderken giydiği serbest kıyafeti temiz tutmayacak mıdır? Ve katılıkla karıştırılan bu disiplin dediğimiz şey için, mutlaka üniforma mı gerekir?

Bugün ne giysem?

Bir mesele daha var ki; öğrencilerin birbirinin giydiği kıyafetlere takılması konusu. Bazı öğrencilerin pahalı marka giyeceği, bazılarının giyemeyeceği, bunun öğrenciler arasında bir sıkıntı yaratacağı gibi görüşler var, fakat; maddi durum, sadece giysiyle mi gösteriliyor? Bundan tam 27 sene öncesine dönüp, kendi ilkokulumdan bahsedeyim size, sınıfımda, ailesi apartman görevlisi olarak çalışan, neredeyse ayağı çıplak gezen birçok çocuk vardı; diğer yandan, çiçekli böcekli çantaları, yapıştırma defter kapları, bölmeli kalem kutuları, kokulu silgileriyle okula gelen zengin çocukları ile beraber okuyorduk. Statünün belli olması için, çoğu zaman işlemeli bir önlük yakası bile kendini düz beyaz, kalın önlük yakasından ayırıp göze batıyordu, iç geçirtiyordu. Bu durumda, bunu çözmek tamamen ailelerin inisiyatifine kalmıyor mu? Ben çocuğumu okula göğsünde tabela gibi parlayan markalı bir tişörtle yolladığımda, elime ne geçiyor? Alım gücü olmayan veliye ne hissettiriyorum? Bunları düşünüyor muyuz?

 

Herkes kendi derdinde

Statü farkını bir kenara koyduğumuzda, ele alınması gereken diğer maddelerden birkaçı, okul üniforması üretimcilerinin içine itildiği ani batak. Sektördeki firmalar daha şimdiden, gelecek senenin üniforma siparişlerini ürettiklerini ve kıyafet serbestîsinin onları kepenk kapattırmaktan öteye, borçlu iflasa sürüklediğini söylüyor ve hükümetten kıyafet serbestîsi değişikliğinin en az bir sene ertelenmesini talep ediyor. (Ben bu yazıyı yazarken, İzmir’deki okullara yollanan yönetmeliğe göre, İzmir’de serbestînin yarından itibaren hayata geçeceğini öğrendim). Tam tersine, LCW, Collezione, Koton gibi gençlere yönelik tekstil markaları, karardan çok memnun ve havalara uçuyor, öyle ki, bir tanesinin yönetim ortağı, bir gazeteye verdiği beyanatta sektörün geçen seneki karının 2-3 milyar dolar iken, bu sene 5 milyar doları aşacağını belirtiyor ve aynen şöyle bir tabir kullanıyor: “Karar, özellikle çocuk giyim sektörünü uçuracak.” Gerçekten, bu kararı alırken, Anadolu’nun kilit sektörü olan çocuk giyimin lehinde düşünüp, orta ölçekli üniforma üretimcilerini hiçe saymış olabilir mi? Devlet birtakım kararları alırken, ne kadar detaylı düşünüyor, konuyu ne açıdan ele alıyor, buradan bir sonuca varsak, fesatlık mı etmiş oluruz?

 

Haklı endişeler

Bir çocuğun öğrenci olduğu nasıl anlaşılır? İlk etapta formasından, değil mi? Bir kesim, formalar giyilmediği zaman, okulun içindeki çocuklardan kimin öğrenci olduğunu, kimin olmadığını anlamamaktan yakınıyor. Bunun bir güvenlik açığı olduğunu ifade ediyor. Peki, bu açık, en basitinden okul kapısındaki bir kimlik tanıma sistemiyle çözülemez mi?

 

Sonuç olarak

Kim bilir; belki de her sistem değişikliğinde olduğu gibi, bu değişiklik de sadece 1-2 senelik olacak. Öğrencilerin statü farkının belirmesi konusunda psikolojik açıdan birilerini ezmemesi ve kendilerini ezdirmemesinin yolunun öğretmenlerden ve ebeveynlerden geçtiğini düşünüyorum. Eğitim sisteminin yanlışlıklar dünyasında, aslında pozitif bir atılım olması gerekirken,  Kıyafet Serbestîsi maalesef, özgürlükten çok karmaşa getirecek gibi görünüyor.

Kaynak

Görsel: The Conversation

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *