Konu Dışı
Leave a comment

Ne Yalnızlık Ne De Yalan Üzmesin Seni

Doğum günü yazın tam ortasına gelen insanların hakkını vererek kutladığı doğum günü çok azdır. Ben küçükken neredeyse tüm arkadaşlarım doğum günümde tatilde olurdu. Bu yüzden her doğum günü hatıram, en iyi arkadaşlarımın yanımda olmayışına dair.

Bir tanesi çok aklımda kaldı ama. Nedense son mutlu doğum günü anım 10 yaş doğum günüme denk gelir. O günü nasıl ve neden bu kadar iyi hatırlıyorum emin değilim ama o kadar canlı ki, üzerine düşündüğüm zamanlar kendi çocuk halimi film gibi izliyorum.

Duvardan duvara yeşil halı kaplı, kahverengi perdeleri hafif kapalı diye loş ışıkla aydınlanmış salonda, rahmetli anneannem, gene kendi diktiği, ince sarı kumaşlı, beyaz yakalı, çoktan küçülmüş ama çok çok güzel elbisemi ütülüyor ve ben o elbiseyi giyeceğim için çok mutluyum. Hoplayıp zıpladığımı hatırlıyorum çünkü birkaç saattir, o elbise donumu gösterecek kadar kısalmış olmasına ve bunun son derece farkında olmama rağmen giymek için ısrar ediyordum. Sanki yaz ortasında kot pantolon üzerine kışlık kalın, uzun kollu bir elbise giymek için mücadele veren Begül gibi. Tek fark, benim o elbiseyi giymenin pek de normal olmadığını kesin olarak bilmemdi. Ama benim dediğim olmuş ki, mutluyum. Kendimi o anki kadar iyi anlıyorum; çünkü 29 sene sonra bugün, o elbiseyi hâlâ çok ama çok seviyorum.

Ankara G.O.P’un en güzel yerindeyiz, Kırlangıç Sokak’la Arjantin Caddesi’nin kesişiminde, Yeşil Vadi Aile Çay Bahçesi’ndeyiz. Ne tesadüfse en iyi iki arkadaşım da gelmiş, Akın abim var, teyzem var işte ortam var falan, genç yaşlı herkes mutlu bildiğin, çok güzel bir gün. Benim çocukluğumda yeşilliklerin arasında, ailen ve arkadaşlarınla dünyanın en sıradan doğum gününü geçirmek büyük mutluluktu. Yakında 5 yaş doğum gününde Elsa konsepti yapılmadı diye annesini bıçaklayan çocuk falan okuyacağız muhtemelen. (Pardon mesajı vermeden geçemedim) Neyse, çocuklara mutlu anılar bırakmak ne güzel şey.

Sonradan sonradan, bende bir doğum gününden soğuyup uzaklaşma hissi belirdi. Pastaymış, mummuş, hediyeymiş falan, doğum günleri yaklaştıkça geren unsurlar haline geldi. Ya da doğduğuna sevindirecek şeylerin yıllar geçtikçe hızla, birer birer kaybolduğuna şahit olan her mantıklı insan gibi, doğum günlerini hak ettikleri uzaklığa gönderdim ben de. Neyse ki artık her şeyi daha hızlı ve daha uzağa gönderiyorum ve açıkça buna bayılıyorum.

Artık demişken, insan yedisinde neyse 70’inde de odur derler, nah odur kardeşim. Sen ya erkeksin ya hiç ürememişsin. İnsan değişir. Bazen kendini tekrar eder ama nihayetinde gelişir. Ve bu inanılmaz sancılı ve zahmetli bir süreçtir. Herkesin derdi kendine büyüktür ve ne çektiğini ancak o bilir. Tuvalette aynı anda hem sıçıp hem kusarken böğürerek ağladığın anlar çok olabilir ama en sonunda öyle bir içten gülersin ki durumu eşitlersin.

Kaç kişi öldü gitti, hiçbirini unutmuyorsun, hiçbir zaman. Onlar seninle hep yaşıyor. Yine de her an her şeyin olabileceğini bilip, sevdiklerini kaybetmekten korkuyorsun. Sonra bir bakmışsın kaybetmişsin. Ve giden asla geri dönmüyor. Ama hayat öyle bir şey ki işte, bazen o kaybettiklerini rüyanda görüp dokunabiliyorsun.

Başına gelen iyi her şey, buna sağlıkla alıp verdiğin her nefes de dâhil, şansın. İyi olmanın aslında sonsuz bir mutluluk hali falan olmadığını biliyorsun. Huzur diye bir şey var, mutluluk onsuz zaten olmuyor. Huzurunu bir şekilde yaratıyorsun.

En çok en sevdiklerin üzüyor seni. Buna anne, baba, kardeş, evlat, karı, koca, kanka dâhil. Sen de birilerini pis üzüyorsun, az biraz farkındalık sahibiysen muhakemen kuvvetli oluyor, bazen özürünü diliyorsun, bazen 0,5 gram eyvallah çekmiyorsun. Sonra işte 39’unda bir bakmışsın, yanlarında paçalarından akacak kadar altına sıçsan utanmayacağın 3-4 insan var, facebook’unda 500 kişi, Instagram’inde 100K. İyi mi kötü mü siz karar verin.

Şeklin şemalin değişiyor. Saçlarında o kadar beyaz oluyor ki, aynaya her baktığında tekrar şaşırıyorsun. Çünkü her baktığında yeni beyazlar görüyorsun. Umursamıyorsan şanslısın zaten de eğer benim gibi boyatmayı falan aylar önce bıraktıysan, kendini narsizm seviyesinde seviyor olmalısın. Bence en ufak mahsuru yok.

Bir de o çocuk. Adını Ankara’nın en güzel yerindeki Begül Restoran’dan alan o kız çocuğu. Adını bu yazıda anmasam vicdan azabı çekecek kadar aklımın gittiği, dünyanın en güzel isimli, dünyanın en minnoş çocuğu, benim çocuğum. İşte, çocuğunda kendini her gördüğünde bir sarsılıyorsun. İşte onun için değişiyorsun. Ne yapıyorsan tersini yapıyorsun o hayatına girdikten sonra. Mutlaka o senden iyi olsun istiyorsun ve bunu başarmanın aslında ne zor olduğunu anlayıp aptala bağlıyorsun. Biliyorsun ki ne yaparsan yap, bir gün sana koşup “Hangi hakla, neden beni dünyaya getirdin?” diyebilir, bu hakka sahip ve epey bir tırsıyorsun.

İşte ona vereceğim cevap ne, bugün 39 yaşımda artık biliyorum.

Hayat bütün o boktanlığına rağmen, yaşamaya değen bir şey. Ve o aralığı iyi geçirip geçirmemek, tamamen senin elinde. Ben hayatta olduğumuz sürece senin arkandayım.

İyi ki doğmuşum.

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *