Konu Dışı
comments 18

Neden Yazıyoruz?

Skunk Anansie’nin çok güzel bir şarkısında geçen bir söz vardır, “He tried to intellectualise my blackness to make it easier for his whiteness” diye. Kısaca kendi karanlığında ne kadar kaybolduğun belli olmasın diye, başkasının ışığına dikkat çekmeye ve kötülemeye işaret eder. Bu yazıda anlatacağım her şey işte bu cümlede gizli, o yüzden gerisini okumasanız da olur. Tercih her zamanki gibi sizin.

Yazının görseli, Hanefi Avcı’nın Haliç’te Yaşayan Simonlar adlı kitabının ilk sayfalarından. Neden blog tuttuğumuz konusuna girmeden önce, yazmakla ilgili bu güzel ifadeyi de görmenizi istedim. Öyle ya, kitap okuma oranının yerlerde süründüğü bir ülkede, blog tutmak, yazı yazmak başlı başına bir cesaret işi. Oysa artık blogging, kişinin kendine ait medya kanalından yaptığı -görece- özgür bir yayın türü. Yakın gelecekte Vlogging blogging’in önüne geçecek diyen sosyal medya uzmanı arkadaşlar varsa da, ben blogging’in kendi kitlesini asla kaybetmeyeceğine inananlardanım. Açıkçası Vlogging benim tercih edeceğim bir yayın tarzı değil; yazıların içine video gömmek falan başka şey ama kendimi bir YouTube kanalında kameraya konuşurken hiç göremiyorum. Benim işim yazı yazmak. Sayısını bilmediğim gizli/aleni okuyucularım var benim de herkes gibi; kendilerinin ortak özelliği, yazdığım şeylerde kendilerinden bir şeyler bulmaları ve küfürden rahatsız olmamaları. Çünkü ben kendi yayınımda sansür uygulamıyorum ve üç kişi daha göz ucuyla okusun diye kendimi değiştirecek değilim.

İnsan bir yerden sonra, kendisini düzenli okuyanların olduğunu fark ettiğinde, hafiften bir sorumluluk hissetmeye başlıyor. Özellikle de anne-çocuk/hayat üzerine yazdığında. Blogging ile ilgili 2014 yazımda* bu sorumluluktan bahsetmiştim. Binlerce insanın okuduğu bloglarda, özellikle beslenme ve sağlık konularında ne yazdığımıza dikkat etmemizin gerekliliğine içten şekilde inanıyorum. Ha ben inanıyorum ama sizin blog dingonun ahırı kategorisinde olabilir, o sizin bileceğiniz şey. (bi hareketlenme oldu di mi? yavaş yavaş) Ama hepimizin bloglarında istatistik sayfası var, hepimiz o arama motorlarına neler yazıldığını kendi gözümüzle görüyoruz, çoğumuz bazen o arama terimlerini yazanın eğitim seviyesini merak ediyoruz. Hayır, kimseyi küçük görmek değil niyetim, sadece Allah’ın bildiğini kuldan saklayamıyorum. Etraf hâlâ memesine biber sürmeyi falan düşünen annelerle kaynıyor. Bu eğitimsizlik, bilgisizlik bizim suçumuz değil ama biz üzerimize vazife olmadığı halde bir bilgi vermek istiyorsak o bilgiyi ince eleyip sık dokumak, oya gibi işlemek bizim sorumluluğumuz. Eğer ciddiye alınmak istiyorsak, kendimize biraz saygımız varsa, arkamızdan “Ay onunki de blog mu, hep bülten, hep bülten” desinler istemiyorsak, ne yazdığımıza dikkat edeceğiz.

O zaman hemen, “Neden Yazıyoruz?” diye sormaya başlayalım. Bizi boşverin, ben neden yazıyorum?

Gerçekten, günde 5 saat olsun uyumayan, hem çocuk bakıp hem çalışan biri olarak, ben neden yazıyorum? Gözle görülür bir çıkarım yokken, üç kuruşun bile hesabını yaparken, neden akça pakça wordpress temaları alıyorum, niçin domain alıyorum, baktığımda içime sinmesi neden önemli?

Çok kısa bir birincil sebebi var: Çünkü bu benim, başta kendi entelektüel seviyemdeki insanlarla, daha sonra da daha geniş bir çevre ile, doğrudan ya da dolaylı yoldan iletişim kurma yolum. Teşhir spektrumunun meme ucuna kadar daraldığı, sosyalliğin çevrimiçi paylaşıma indirgendiği, iletişimin son derece basitleştiği, TV’lerin gerçekten aptal kutusuna dönüştüğü o çağa denk geldim. Ve kendi kaidelerim doğrultusunda, kendi yayınımı yapıyorum. Hem kendimi, düşüncelerimi anlatıyorum, hem de kendim gibi insanlarla gönül bağı kuruyorum.

Yaptığım şeye ne kadar saygım olduğuna inanamazsınız. Herkes kendince saygı duyar yaptığı şeye herhalde, aynen benim de çok saygım var. Çünkü laf olsun diye yazsam, gider kilitli kokulu günlüğüme yazarım. Madem bu dili ve tarzı seven insanlar var, o zaman onlara güzel şeyler sunmakla yükümlüyüm ben de.  İnsan ne iş yaparsa yapsın, kendine ve başkalarına karşı sorumlulukları olduğunun farkında olur. Bir işe girdiğinizde herhalde ayağınızı masaya uzatıp oturmazsınız, elinizden gelenin en iyisini yapmak istersiniz. Kendi içimin rahat etmesi adına, bembeyaz bir tema seçmişim mesela, ben bile baktığımda içim açılsın, iyi hissedeyim demişim.

Hakkımda bilmediğiniz bir şeyler anlatayım. Benim dedem iki kez yılın gazetecisi ödülünü almış bir muhabir ve köşe yazarıydı. Başka bir sürü ödülleri falan var. Annemin evi müze gibi çok şükür. Dedemin iki abisi de yazardı. Bir tanesi Nazım Hikmet’in kankası. Diğeri Aziz Nesin’in. Hepsi rahmetli oldu çoktan, mekanları cennet olsun. Dedemin bir abisinin kızı, Alev ablam, TRT’nin kadrolu çevirmeniydi, ayrıca Devlet Opera Ve Balesi’nin ve Devlet Tiyatroları’nın kadrolu çevirmeni ve Basın-Yayın Halkla İlişkiler müdürüydü. Bugün oynayan birçok tiyatro eserinin çevirisi de ona aittir. Kaç dil konuştuğunu hâlâ bilmiyorum. Bir dili bildiğini onu şakır şakır konuştuğunda öğrenirdik bazen. Benim için efsane bir insandı. Yeri dolmaz. Neyse bu yukarıda bahsettiğim bütün yakınlarımın ekşi sözlükte başlıkları falan var (ben açmadım tabii ki), hatta dedemin bir abisinin kartvizitini gittigidiyor’da açık artırma ile sattıklarını gördüğümde de biraz çüş demiştim. Neden anlattıyorum bunları; işte ben biraz yazı yazmaya yatkın bir aileden geliyorum. Benim için okumak ve yazmak, çoğu zaman yemek ve içmek gibi doğal bir ihtiyaç. Kütüphaneli bir evde büyüdüm ve okumayı kaç yaşında öğrendiğimi buraya yazmak istemiyorum. Ama mesela bütün bu etkenlere rağmen, kurgu hikaye falan yazamam. Belki de yazarım, ne bileyim hiç denemedim. Ama öyle bir niyetim yok. Ben gerçek hikayeleri hep daha çok sevdim. Ve ben blog yazmayı sevdim. İnsanlarla bire bir etkileşime girme şansını bu yıllarda çok iyi yakaladık ve bu da bana tam süper uydu diyeyim.

Yazarken samimi miyim? Elimden geldiğince. Aziz Nesin’in yanılmıyorsam Böyle Gelmiş Böyle Gitmez/Yol eserindeydi, kendine bu soruyu soruyordu. Kanaati yeterince açık olduğu yönündeydi, açıkçası ben de hep samimi olduğumu düşünüyorum. Ha insanların gerçekten özel hayatları var, belki bir başkası çok daha açık seçik hatta saçık takılıyordur ama ben özellikle ucu üçüncü bir şahsa dokunacak, ya da hakkımda yanlış şeyler düşündürecek şeyleri paylaşmaya gerek görmüyorum. Onlar neden okuyucuların ilgisini çeksin, onu da anlamıyorum.

Yazmaya ne kadar zaman ayırıyorum? Yazmak istediğim kadar. Ben çok yoğun ve deadline ile işleyen bir işe sahibim. Dört yaşındaki kızıma, dört senedir tek başıma bakıyorum. Yardımcım, bakıcım hiç olmadı. Çocuğum kreşe gitmiyor. Bütün ev işlerini ben yapıyorum. Günde ortalama dört saat uyku uyuyorum. Haliyle canım ne zaman yazmak isterse o zaman yazıyorum. 1,5 sene kadar yazmadım mesela, tekrar yazmaya 2 ay önce başladım. Yazı yazmak zorla olacak iş değil zaten. Ama yazmak bu yoğun dönemde beni çok rahatlatıyor. Kendi yazılarımı yazdığım gibi, zamanım olduğunda (mesela çocuğum parkta oynarken) parenting ile ilgili makaleler çeviriyorum siteme koymak için. İnsan sevmese, 24 saati çeviri ile geçerken, oturup boş zamanında da çeviri yapmaz açıkçası. Hele ki ben babama bile beleş çeviri yapmam. Demek ki paylaşımı seviyorum.

Peki başka sebepler var mı? Var tabii ki. Mesela paranın amına koymak, mesela kanaat önderi olmak, mesela hiç tanımadığım binlerce insanın gözünün önünde olup, gerçekte ise çaptan düşmüş bir rockçı dansöz kadar bile tanınmayıp, kendimi ünlü ve fenomen zannetmek, bu sanrıyla yaşamak, tavan yapmış egodan kör olan gözlerimle, bi bok olduğumu hissetmek.

Amacım bunlar olsaydı herhalde ciddiye alır ve yadırgamazdınız değil mi? Evet çünkü neyi niye yaptığı 385 kilometreden belli olan o kadar çok tip var ki, artık bu da sıradanlaştı.

Geçenlerde konuşuyorduk twitter’da, artık instablogger ve blogger kavramları bariz şekilde ayrılıyor, ben ise blogger kalmayı tercih ediyorum. Yeri gelmişken söyleyim, ben blogging’den maddi kazanç sağlayabilmiş biri olarak, ilerde de kazanmayı düşünüyorum. Ama bunun yolu siteye aldığım reklamlar ya da belli markaların düzenli temsilciliğiyle olacak. Çünkü bu sektörün şu an mahal verdiği,  aynı gün içinde on blogger’ın birbirinin aynısı yazıları paylaşması, ve bununla para kazanması, benim için yanlış yapılan bir iş ve blogger açısından da ister istemez sahtekarlık kategorisinde. Hemen derine inelim.

Untitled

arkadaşlar n’apıyosunuz siz ya?

Kezban, Ayşe ve Rabia, Mayıs ayında bir gıda etkinliğine gidiyor. Sonra hepsi sanki kafalarına silah dayanmış gibi, başında iki paragraf o gıdanın önemine değindikleri (bunu yapmak zor olmasa gerek) gıdayı tanıtmak ve hakında bilgi vermek için, etkinlikte kendilerine verilen bilgileri kopyala yapıştır yöntemiyle bloglarına yapıştırıp, birbirinin aynısı yazılar yazıyorlar. Sadece bu üç isim değil, neredeyse yirmi isim, o gün aynı şeyleri yazıyor. OK.

Berna, Sevda ve Ferda, Aralık ayında aynı seminere gidiyorlar. Mayıs ayında herkesin bloglarına yazdıkları yazının aynısını tekrar yazıyorlar. Sadece bu üç isim değil, geçen sefer bu etkinliğe gitmediği için bu sefer orada bulunan 20 kişi, aynı yazıyı yazıyor. OK.

Yaklaşık 40 kişi,  TV programlarına çıkan, yazmadıysa çok yakında bir diyet kitabı yazması kesin, üstelik yakın zamanda bu etkinliğe giden kimsenin evine sokmadığından emin olduğum margarini öven çalışmalara katılmış, bir adamın reklamını yaptı ister istemez. Sebep? Üstelik bu anneler, internet kullanmayı çok iyi bilen kadınlar, birçoğunun İngilizcesi üst düzey, bir yazı yazmak isteseler, açıp araştırma yapabilirler.

Kezban’ın bu etkinlikte bulunmasının yegane sebebi, birkaç ay önce instagram’ine doldurduğu bilmemkaç bin insan. Kezban aslında ne yazı yazabiliyor, ne fotoğraf çekebiliyor. Aslında ilgi çekici bir hayatı bile yok. Yani inanın bütün gün evimde oturup çeviri yaptığım hayatım Kezban’ınkinden daha heyecanlıdır. Ama Kezban’ın 10 bin instagram takipçisi var. Özendiği şey bu. Kolay gelsin.

Rabia bu etkinlikte bulunuyor, çünkü etkinliğin aracısı olan kızla acayip kankalar. Göt göte geziyorlar, sonra akşam evlerine dağılınca ikisi de whatsapp’te aynı kişiye birbirini çekiştiriyor filan. Ama bunu sorun etmiyorlar. Çünkü onlar fenomen.

Ferda Aralık ayındaki etkinliğe katıldı çünkü anca işte kafası bastı instagram’de takipçi satın almaya. Artık yavaş yavaş. 20 bin takipçiye fotoğraf başı 12 like alıyor ama olsun, o da kendini popüler hissediyor. Ve bu inanılmaz önemli bir olay.

Sevda Aralık’taki etkinlikte baş misafirdi, çünkü inanılmaz popüler bir insan. Sabahları günaydın dediği fotoğrafı koyduğunda internette kadınlar birbirini dövüyor iltifat etmek için, çılgına dönüyorlar, kocasına bile yavşıyorlar yani öyle bir delirmişlik söz konusu, ağzın açık bakıyorsun noluyo amk diye? Oturduğun yerde başkası adına utanmak ne demek anlıyorsun. Gelin kaynana programı gibi izliyorsun yeri gelince.

Ayşe’nin herhangi bir etkinlikte bulunma sebebi zaten Sevda’nın götünde gezmesi. Onu boşver.

Gerçekten bunun blogger’lık olduğunu iddia ediyorsunuz, eyvallah. Hadi sizin güzel hatırlarınıza bunun adı bloggerlık olsun. Ama hani o anlatmaya doyamadığınız çalışkanlıklarınız (akşam göt gezdirmesi bitip de eve döndüğünde bloga copy paste yaptı), o olimpik şampiyondan hallice başarılarınız (ne?), o fedakarlıktan oluşan feminist film öğesi hayatlarınız (çamaşır yıkadı, tövbe tövbe artık ya), o almaya doyamadığınız sorumluluklarınız (diyetisyen reklamı yaptı), o anlata anlata bitiremediğiniz araştırmacı ruhlarınız (her gece google scholar’da gözleri kanayana dek bilimsel araştırma makalesi okuyor), o övüne övüne bitiremediğiniz, hiçbiri sizin gibi yaşayamayan o kadınlar, sizin o hayranlarınız, takipçileriniz (ibs fuarında, standına bir allahın kulu uğramadı), o kırılganlıklarınız, (instagram’da takipçisi yanlışlıkla saçının tengini eleştirdi), o on yazısından beşi “Yöaaaa beni çekemiyöler yöaaa” diye zırlayan, gerisi de o gün gıybete gittiği etkinliğin fotolarından oluşan bok gibi bloglarınız falan, bunların dışarıdan nasıl göründüğü hakkında en ufak fikriniz yokmuş belli ki. Artık öğrendiniz. Arkadaş ben bu pis düzenin, bu leş gibi egoların nesine özeneyim, çıldırdınız mı siz? Bu neyin illüzyonu böyle? Grandiyoz hezeyandan mı mustaripsiniz?

Hadi şimdi bana blogger olmakla ilgili bilmediğim, içinde çekememezlik kelimesi geçmeyen bir iki şey anlatın.

*Yazının linkini çeşitli sebeplerden buraya gömmek istemedim, sitede mevcut, merak eden okuyabilir.

Görsel: benim kindle’daki kitap be kardeşim.

18 Comments

  1. ‘ Oturduğun yerde başkası adına utanmak ne demek anlıyorsun.’ som zamanlarda o kadar çok hissediyorum ki bunu. harika yazı.

  2. 2 gün önce kendi blogumda yazdığım yazının detay verisyonu! Hay agzınızla bin yaşayın. Funda mentionlamasa saçma sapan annelerden sizi neredeyse bulamayacakmısım oh be! Kaleminize saglık!

      • Ya bu sizinki cok guzel bir yaziymis. Yarin sabah paylasayim da yazik olmasin bu gece. Sabah daha fazla insana ulasir. Cok onemli bi yazi yani. Ozellikle “mutsuz oldum” kismi sosyolojik vaka yani. Lutfen blogunuza yazmaya devam edin.

        • biz Funda, asiye, pınar,derya.. aramızda hep bundan yakınırdık, hatta en son bi buluşmada o kadar yakındık k öhh be dedim ve ara verdim instagrama.. takipçilerimi, takiplediklerimi eliyorum.. çok çok az kişi olduğum an da geri dönmeyi planlıyorum. bazısı, mal mı bu kız kendini ne sanıyo yeaaa falan diyo eminim:) ama blog yazmak üzerine bir gün oturup konuşabilirim… Ankaradayız, inşallah bir gün yolumuzu kesiştirir birer kahve içeriz..ben bugün bu blogu baştan sona okumaya geldim 🙂

  3. emine says

    bazi insanlar basli basina hikayedir, roman gibi cilt cilt okumak istersin. insan seni de tanidikca okumak istiyor, her gun bir yenilik ve bir detay, bir tat,bir doku;) olduklarin, olmadiklarin ve olmak istediklerinde ben hep cok inancliyim; bazi insanlarin varolusunda savasci oldunu dusunuyorum. hep takdir ettim, etmeye de devam ediyorum. baĞzi kadinlarin benden guclu oldugunu bilmek/hissetmek, kiskanma hissi degil, gurur kaynagi oluyor. sen de bunlardan birisin. yillarrrr once yazmayi biraktim, kimbilir belki cesaret edemedim ya da canimmmm ev temizleme perilerim ilhamla sevki bana ugrarsa, yazabilirim sandim ama ben hic, public olaylara alisamayanlardanim. korkularimin, cesaretimin onune gecmedigi gunler elbet olacak? dimi lan :)) hala instagram ve twitteri anlamayan gariban koylu;)

  4. uykucuruk says

    Hislerime tercüman olmuş bir yazı daha:)) Seda hanımınkini de okudum aynen zoininkini de hepsine katılıyorum:)) merak ettiğim konu acaba bu kişiler farkındalar mı yoksa kendi dünyalarında bir şeyden habersiz yaşayıp gidiyorlar mı ve markalar niye bu tipleri seçip duruyor

  5. Minikkedi says

    Her seyin farkindalar 🙂
    Ama o para denen illet var ya, oyle tatli ki.. gurur, onur, durustluk hak getire 😉

  6. İyi yazıyorsun, bence böyle konular için enerjini yazık etme.
    Naçizane:)
    ben bahsettiğin tarzdaki hesapları takip ediyorsam bile çıkarıyorum takipten, biz işimizde gücümüzde insanlarız, bunlarla harcadığımız vakte yazık.
    sevgilerimle:)

    • Yeliz bunu spame atmis daha yeni gordum cok afedersin 🙂 valla ayiracagim vakit bu kadar iste. insalah bu harcadigim atp’den faydalanip bi dusunurler biz ne ayagiz diye. (aa tabii ki hayir)

  7. bu yazma konusu ilginç, kokulu olmasa da kilitli bir yerlere hep yazan biri olarak public bir şeyler yazma konusunda “amaan size mi laf anlatacağım” deme hasıl oldu bende. belki yanlış alan seçtim. belki yazarak para kazandığım için bilmiyorum. kendi kendime konuşuyorum sanırım şu an.

    video konusu da, blogun yerini alması için hala zaman var çünkü videonun hala texte ihtiyacı var bulunmak görünmek için. videoların transkriptlerini yayınlıyorlar insanlar bloglarında. bir de biz konuşarak derdini anlatabilen bir millet miyiz, kamera insanı nasıl zorlar gibi konular var. kendi adıma konuşayım ben iki üç bildiğim blog harici okumuyorum blog ama bir günde belki 80 video izliyorum motosiklet tanıtımından, yemek tarifine, ailelerin günlük vloguna. metin kişi bağımsız hale gelebilirken videoda bağ kurabiliyorsun, öyle de bir durum var. özellikle kişisel vloglarda; tematik olanlar yukarıda bahsettiğin bülten çılgınlığından kurtulamıyor zaten, en azından türkiyede.

    öyle işte, begülün de doğum günüymüş sanırım bugün, çok alakasızbir yerden kutlayayım. sevgiler.

  8. Ltg says

    Bana kardeşim tavsiye etti bu blogu. İyi ki etmiş.
    Bence Türkiye’ye bir Gomiblog lazım. Onun seviyesi de belki (hatta muhtemelen) bu bahsettiğiniz bloglar seviyesinde olur ama en azından çivi çiviyi söker, şikayet ettiğimiz orman kanunu bir işe yarar.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *