Konu Dışı, Parenting
comments 6

O Aslında Sensin

Yaz ortasıydı. Zoi‘nin terasında oturmuş konuşuyorduk. Çocuklara ayırdığımız zamandan, kendimize ayıramadığımız zamandan, benim Begül’ü ısrarla kreşe vermememden dolayı Stockholm sendromuna dönüşen anne-kız ilişkimizden, yorgunluktan falan bahsediyorduk. Yakınma konseptli bir konuşma değildi açıkçası, bilakis. Her şeyi çocuklarla yapabilmekten ve bundan içimizden bile şikayetçi olmamaktan falan bahsediyorduk.

İki arkadaşın dertleşmesi kategorisindeki derin bir sohbet olduğu için tam detayını vermek istememekle beraber (bizim de hatırı sayılır bir gıybet kapasitemiz var elbette)  Zoi beynimde o günden beri Begül’e her baktığımda yankılanan bir şey söyledi bana: “O aslında sensin”.  Buradan sonrasını Zoi’den dinleyelim:

“Doktora çocukla ilgilenmekten hiç bir şey yapamadığımı, ne yapmaya kalksam elime, ayağıma dolandığı için yapmak istediklerimi erteleyerek gün geçtikçe daha mutsuz ve tahammülsüz hale geldiğimi söyledim. Örnek vermemi istedi. Örnekleri saymaya başlarsam ikimiz de bu odada yaşlanıp ölürüz demek geçti içimden. Günlük ihtiyaçlardan tut sosyal hayata, iş ve özel hayattan tut hobilere, yalnız ve sessiz bir ortam ihtiyacından arkadaşlarımla çılgınca eğleneceğim akşamlara kadar ne varsa sayıp döktüm. Karşısında durmadan yakınan, mağdur, ağlamaklı, çaresiz bir kadını dinlerken nasıl böyle poker face durabiliyordu bu adam? “Bana mı sordunuz doğururken” diye düşünüyordur kesin.

Beni dikkatlice dinledikten sonra kısa ve öz bir kaç cümle söyledi, ki o sözler östaki borumdan beynimin sağ lobuna ulaştığında gözümde bir ışık huzmesi belirdi; “Çocuğunla istediğin her şeyi yapabilirsin Ayça, her şeyi. O sensin. Kendini büyüttüğünün farkına var.”

Şimdi bile gözlerimi dolduran, tüylerimi diken diken o kelimelerden sonra hayatıma, yaşadığımı sandığım o çıkmaz sokağa, çaresizliğime tebessüm eder oldum. O benim. Bana ait anlamında olan “benim” değil. O küçük kız çocuğu bizzat benim. Ve evet onunla ne istersek yapabiliriz. Beraber sıkılıp beraber mutlu oluruz. Beraber dans eder beraber koltuğun üzerinde uyuya kalırız. Beraber salçalı ekmek yiyip ağzımıza bulaşan kısmını beraber kolumuza sileriz. Beraber çok konuşup bazen de beraber uzaklara dalar gideriz. Daha iyiyim. Pardon daha iyiyiz, biz.”

İkinci bir girizgâha da ihtiyaç duyuyorum gelişmenin anlaşılabilmesi için, geçen twitter’da Hülya bir şey yazdı. Özetle hayat boyu özgür kız Nil gibi sağda solda takılmak varken neden evlenip çocuk yapıyoruz sorgusuydu. Çok da haklı bir soru bu bence. Çocuğum dört yaşına geldi, bana şimdiki zaman itibariyle hâlâ “Senin gibi bir insan nasıl oldu da çocuk yaptı, inanılmaz vuu” diyenler var. “Neyim varmış lan, ne demek benim gibi” diye çıkışmamaya da alıştım, zamanı gelip teker teker yavruladıklarında, bu konuyu onlara “Nasıl oluyomuş kanka?” diyerek hatırlatacağım ne de olsa. (Başladım da, patır patır doğuruyolar çok şükür)

Arkadaşlar ben birçoğunuz gibi 20’yi biraz geçtikten sonra “Acil evlenmem gerekiyor” demedim. Ama birçoğunuz gibi 30’umu çoktan geçtiğim bir günün sabahında uyanıp “Acil doğurmam gerekiyor” dedim ve olaylar gelişti. Çünkü bu dürtüye direnmek saçmalıktı. Ne istediğimi iyi biliyordum. Teknik olarak dönülmez akşamın ufkuna geldiğimin farkındaydım çünkü bu istek anlık bir şey değildi. Bir yaştan sonra *puf* diye ortaya çıkıyor ve katlanarak çoğalıyordu. Amacım belliydi. Kendimden bir tane daha istiyordum. (Zaten bu yüzden kızım olmasını istiyordum) Çünkü bu dünyaya benden bir tane daha gerekiyordu. Çünkü Zoi haklıydı. O aslında bendim.

O aslında sizsiniz. Sizin bir kopyanız. Hani bazen bir şey söylediğinde ya da yaptığında, aniden size ne kadar benzediğini fark edip, tokat yemiş gibi sarsılıyorsunuz ya, işte bu kadar basit.

Yere düşüp ağlarken ya da yemek seçerken,  arkadaşıyla kavga ederken, H&M’den Hello Kitty’li tişört beğenirken, sokakta pisi pisi pisi diye kedi peşinde koşarken, aslında bunları yapan sizsiniz. Dönüp şöyle bir an için bakarsanız, size benzemenin ötesinde, gayet aynı model olduğunu fark edeceksiniz.  Hani “hayvan sahibinin aynasıdır” derler ya, o laf nereden gelir biliyor musunuz, köpekler kediler BİLE, onları eve aldıktan ve onlarla yaşamaya başladıktan birkaç gün sonra, bizim davranışlarımızı taklit etmeye başlar. Ne kadar mülayimseniz, o kadar mülayim olurlar mesela. Çocuk yetiştirme tarzının ve yaklaşımının 4-5 nesil aktarılması da bundan olsa gerek, birçoğumuz bugün “biz sizi nasıl yetiştirdik???” ekolüne ısrarla karşı çıkıyorsak, bunun sebebi, daha iyi yetiştirme çabamız değil mi?

Elif’le Prima Beş Yıldızlı Söyleşiler’i yaparken, şöyle demiştim: “Mesela ben –kimse kırılmasın ama- yılbaşında çocuğunu bırakıp dışarı çıkan insanları biraz garipsiyorum. İnsan neden yanında çocuğu olmadan eğlenir ki?” O da bana “Bu soruyu sana birkaç sene sonra tekrar sorarım, o zaman farklı bir yanıt verebilirsin!” demişti. Birkaç sene geçti, Elif’e hala aynı şeyi söylüyorum. Elif de üçüncüyü doğurmak üzere.

Yani demek istediğim şey şu, kendinizden kaçmayı bırakın. O aslında sizsiniz, siz her şeyi çocuğunuzla yapabilirsiniz.  Siz kendinizi büyütüyorsunuz, bunu biz değil, doktor söylüyor. Kimse size 7/24 çocukla takıl, tuvalete bile onunla git demiyor. (Şahsen tuvalete bile Begül’le gidiyorum evet) Kimse “Hayatında sana özel hiçbir şey olmasın, hiç dinlenme” demiyor. Ama mütemadiyen zır zır ağlayacak bir durum da ben göremiyorum.

Fark ettim ki, bu dünyada bir allahın kuluna ihtiyacım yok var olmak için. Ama çocuğum, işte o başka. O benim en iyi arkadaşım, en büyük sırdaşım. Beni karşılıksız seven belki de tek insan ve onunla zaman geçirmekten bir an bile sıkılmıyorum. İyi ki Begül var. Yoksa yeterince görüp geçirdiğim bu hayat, bir yerden sonra çok anlamsız olurdu.

6 Comments

  1. nasıl güzel bir yazı..

    geçen gün aynı şeyi düşündüm, arin benim içimdeki erkek çocuğu..ve o kadar keyifli ki herşeyi onunla yapmak, hayatı onunla yaşamak..

    • fark etmiyor cunku memeliler aleminde cocuklari her zaman anneler buyutuyor. baba ne ise yarar, en ufak fikrim yok. cok istisnai ornekler haricinde, hicbirinin bir seye yaradigini da dusunmuyorum. toplumsal yaptirimlar ve cekirdek aile sartlanmasi olmasaydi, babalarin varliginin ya da yoklugunun psikolojik acidan da en ufak etkisinin olmayacagi cok bariz. cunku dogada sadece insanlarin erkegi, isi bittikten sonra disinin isine karisiyor.

      haliyle ne yazik ki bu kadar erkek siddetinin ve egemenliginin sorumlusu da anneler oluyor. oglunuz varsa lutfen ozenle yetistirin 🙂
      sevgiler.

  2. Pingback: Karnında durduğu gibi durmuyor | Blogcu Anne

  3. Şu noktada çok katılıyorum: çocuklar bizi kendi çocukluk travmalarımızla yüzleştiriyor ve yeryüzünde bunu yapabilecek başka bir canlı yok.

    Okumadıysanız ‘Yetenekli Çocuğun Dramı” nı şiddetle tavsiye ederim. Sanırım siz de annelik olgusunu epey derinden ve dönüştürücü bir şekilde yaşıyorsunuz.

    Sevgiler.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *