All posts tagged: hayat

Sen paranoyaksın, büyük düşün…

  Çocuğa bundan bir sene kadar önce bir çift rollerblade ve koruyucu takım almıştık. Beş kere falan heveslendi, her seferinde ayağına giyip ayağa kalkar kalkmaz “Çıkar bunları istemiyorum.” dedi, çıkardım, kaldırdım. Ta ki Düden Park’taki inanılmaz paten pistine götürene dek. Sen benim kızım bir patenci çık, bir elimi bırak ikinci dakkada, bugün üçüncü kez götürdüm, baktım hızla kaymaya falan başlamış. Şimdi mesele şu, ben ileri derece paranoyak bir insanım. (Böyle yazıyorum ki ne kadar geri zekâlı çomar varsa gelsin buradan vursun beni -ki yiyosa gelin.) Camdan balkondan düşerse diye, senelerdir bahçe katındaki evlerde oturduk mesela. Suda boğulur diye beleş yüzme kurslarından bile kaçındım. Trafiğe çıkmasın diye okulla gezme günleri ben Begül’ü evde tutuyorum. Kimse kusura bakmasın, beş yaşında çocuğumu bensiz kilometrelerce öteye trafik canavarının arasına katıp gönderecek değilim. Okula göndermem bile benim için büyük atılım. Bu ülkede üzerine lavabo düşüp ölen dört yaşında çocuk var. Bir tanecik çocuğum var hayatta, başka hiçbir şeyim, kimsem yok benim. Anlıyor musunuz? İsterseniz anlamayın. Fakat gel gör ki o paten pistinde insanlar havalarda 360 derece dönüyor? Bu da dönecek. …

Anlatacak Çok Şey Var 1- An”kara”

En son Temmuz’da yazmışım. Bir ara heveslendim ama blogun şifresini unutmuşum, nasıl geri alınır bilemediğim için salladım. Sonra geçenlerde heves ettim, dedim ben bu şifreyi bulurum hacı, gittim server dashboardundan deneme yanılma yöntemiyle değiştirdim. Fakat o kadar iş güçle doluydum ki yazmayı çok istesem de fırsat bulamadım. Haliyle narkozdan çıkmış gibi yazacağım. Uzun bir yazı olacak. Hatta o kadar uzun olacak ki, partlar halinde yayınlayacağım. Bu, Ankara yazısı. Nihayet senelerdir çok istediğim Antalya’ya göç teranesi gerçekleşti. Ankara’da son taşındığımız evde Haziran’ın 2’sine kadar elektrikli soba kullandığımda zaten artık soğuk iklim için fazlasıyla yaşlandığımı kabullenmiştim. Sadece altı ay oturduk o evde. Ama asıl mesele tabii ki soğuk falan değildi. Her şey 10 Ekim 2015’teki Gar katliamıyla başladı sanırım. Onca insanın, her kaldırım taşını ezbere bildiğim, gördüğümde içimin gittiği bir yerde göz göre göre katledilmesi bende çok büyük sıkıntı yarattı. Ben o olay olduğunda Eryaman’da yaşıyordum ve günlerce sokağa çıktığımda yanı başım patlayacakmış gibi korkuyla dolaştım. Begül’ü parka götürdüğümde çöp kutularını gezip içlerine bakacak kadar paranoyaklaşmıştım. Daha onun sıkıntısını atlatmadan -ki nasıl atlatır insan böyle bir şeyi- …

Ne Yalnızlık Ne De Yalan Üzmesin Seni

Doğum günü yazın tam ortasına gelen insanların hakkını vererek kutladığı doğum günü çok azdır. Ben küçükken neredeyse tüm arkadaşlarım doğum günümde tatilde olurdu. Bu yüzden her doğum günü hatıram, en iyi arkadaşlarımın yanımda olmayışına dair. Bir tanesi çok aklımda kaldı ama. Nedense son mutlu doğum günü anım 10 yaş doğum günüme denk gelir. O günü nasıl ve neden bu kadar iyi hatırlıyorum emin değilim ama o kadar canlı ki, üzerine düşündüğüm zamanlar kendi çocuk halimi film gibi izliyorum. Duvardan duvara yeşil halı kaplı, kahverengi perdeleri hafif kapalı diye loş ışıkla aydınlanmış salonda, rahmetli anneannem, gene kendi diktiği, ince sarı kumaşlı, beyaz yakalı, çoktan küçülmüş ama çok çok güzel elbisemi ütülüyor ve ben o elbiseyi giyeceğim için çok mutluyum. Hoplayıp zıpladığımı hatırlıyorum çünkü birkaç saattir, o elbise donumu gösterecek kadar kısalmış olmasına ve bunun son derece farkında olmama rağmen giymek için ısrar ediyordum. Sanki yaz ortasında kot pantolon üzerine kışlık kalın, uzun kollu bir elbise giymek için mücadele veren Begül gibi. Tek fark, benim o elbiseyi giymenin pek de normal olmadığını kesin olarak bilmemdi. Ama benim dediğim olmuş …

Bir gün…

…bu kadar çalışmanın karşılığı elbet alınacak. Ve her iyiliğin karşılığı verilecek. Bütün dünyadan korkmaktan vazgeçecek iliğine dek kırılmış insanlar. Ve kalp kıranlar da bedel ödeyecek. Acılarını geride bırakacağına başının üzerinde taşıyan insanlar, nihayet vazgeçecek onlarla yaşamaktan. Ve başlarını her kaldırdıklarında çarpmayacak o acılar artık. Sevenlerinin üzerine basıp geçerek yaşayanların ayakları aniden kayacak, o zaman yere çarpışın şiddetiyle anlayacaklar kimseyi üzmeye değmediğini. Öldürmedi ama güçlendirdi. Bu yüzden işte, biri elimi tuttuğunda düşünmüyorum artık nedenini.

Daha Ne Kadar İyi Olayım?

Evden çıkarım, sitedeki temizlikçi, güvenlik, havuzcu, kimi görsem gülümseyerek günaydın demeden geçmem. Migros’a giderim, bütün kasiyerler adımızı bile bilir, herkesle gülerek konuşurum. Çıkarım oradan, çiçekçinin önünden geçer yol, selam vermeden, sohbet etmeden geçemem ben. Eve dönerim, damacana su söylerim son 10 liramla, 8 liradır o su, o paranın üstünü almaya utanırım, 2 lirayı çocuğa bırakırım. Taksiye binince de öyle, yakın mesafe gideceğiz diye dilemediğim özür kalmaz, 7 lira tutarsa 9 lira veririm. Metroya binmek için metro kartına para yükleteceksem kartı öküz gibi görevliye uzatıp işini bitirmesini beklemem. Merhaba derim, kolay gelsin derim, 20 lira lütfen derim, beş saniye sürer, çok teşekkür etmeden yürüyüp gitmem. Otobüse binerim, ineceğim durağı bilmiyorumdur, şoföre sorarım, lütfensiz, kusura bakmayınsız konuşmam. İnerken de tekrar teşekkür ederim. Ben teşekkür etmekten, özür dilemekten, insanlara sıcak davranmaktan hiç vazgeçmem. Sonra kargo elemanının biri gelir, kapımı zorlayıp içeri girmeye çalışır, beni ve çocuğumu mağdur eder. Hiçbir şey yapamam, ne dava açabilirim, ne şikayetçi olabilirim, travmaya girdiğimle oturup kalırım. Ben bu dünyaya karşı daha ne kadar iyi olayım? Ben ne yapayım, biber gazı spreyi alıp sağa …

Happy (!) New (!) Year (!)

Herkese iyi seneler. 31 Aralık ile 1 Ocak arasında sadece bir an aralığı var ama hepimizin umudu bir şeylerin iyiye gitmesi. Yeni yılı güzel kılan da bu olsa gerek, dünyanın her yerinde insanlar aynı anda aynı hissi yaşayıp partiliyorlar. Bu yılbaşı akşamı, geçen sene başlattığım adeti bozmadım ve yeni yıla çalışarak girdim. Böylece bütün sene it gibi çalışmayı garantiledim. Çünkü geçen sene de öyle yapmıştım ve bütün sene it gibi çalıştım. Öyle ki iPhone’un Health app’inde yıllık uyku ortalamam günde 4.4 saat görünüyor. Beş bile değil ya. Elbette 10 saniye sonra kalkıp kızımı kucağıma aldım ve tesadüfen yakın bir yerde yapılan havai fişek gösterisini izledik. Birbirimizi öpüp iyi seneler dedik. Çocuğun büyüyüp bir şeyleri az da olsa anlamaya başlaması harika bir olay. Zaten ikimiz de giyinip süslenmiştik, özel bir yemek ortamı hazırlamıştık. Kızım sadece mandalina ve vişne suyuyla beslendi ama olsun. Bir fark olduğunu hiçbir şeyden anlamasa, Tropicana meyve suyundan anlamalıydı zaten. Ve inanır mısınız, hayatımın en güzel yılbaşıydı. Çünkü en sevdiğim insanla beraberdim. İnsan daha ne ister bilemiyorum. İnsanın sırf takvim başka bir sayıyı gösterdi …

İnsan Olmadığınız İçin

Eğer sosyopat değilseniz, Kayseri’de iki çocuğa yapılan işkence neticesinde sizin de içinizdeki kin ve öfke kendini işkenceci kadına zarar verme isteğiyle açığa çıkmıştır. Korkunç detaylara girmeyip bu görüntülerdeki eylemlerin hepsine kısaca işkence demek istiyorum. Yazıyı yazarken de başlığından son satırına dek oldukça zorlanacağım çünkü ne yazık ki görüntüler insanın zihninde etkili bir film sahnesi gibi yer ediyor. Bu noktada keşke bakmasaydım diyorm. (İlk yayınlandığı gün sansürsüz versiyonunu atlaya atlaya geçerek sonuna gelemeden kapatmış bulundum, yani çünkü korku filmi izlerken bile gözünü elleriyle kapatan insanım ben, buna rağmen gözümün önüne gelen her karede beynime göktaşı düşüyormuş gibi hissediyorum) Bir önceki yazımda da söylemiştim, ben psikolog ya da psikiyatrist değilim ve beni ciddiye almasanız iyi olur ama olayın elbette üvey annelikle, kadınlıkla falan alakası yok. Kadın bariz ruh hastası, ne olduğunu ben bilemem ama küçük çocuklara çok ağır şekilde zarar verecek kadar şeytanî bir yapıda. Bunda irdelenecek hiçbir şey yok. Ne kadar hasta olduğu da beni ilgilendirmiyor. Benim için bu kadının hakkı idamdır. Bakın cezası ya da tedavisi demiyorum. Bu kadın, bu dünyada yaşamayı, nefes almayı hak …

İnsan Olduğum İçin

Kırıkkale’de yatılı bir okulda aşçılık yapan Sinan Türkoğlu, bir süre önce kaçtığı nişanlısının yanından eve dönen 17 yaşındaki kızı Beyza ile tartıştı. 17 yaşındaki kızın neden nişanlısı var bilemiyoruz. Baba Türkoğlu, mutfaktan aldığı ekmek bıçağıyla kızını, karısı da yanlarındayken sekiz yerinden bıçakladı. Beyza ölmeyince bir leğene su doldurdu, boğarak öldürdü. Sonra polisi aradı, “Kızımı öldürdüm, gelin beni teslim alın” dedi. Gözaltına alındıktan sonra sorgulanıp adliyeye sevk edildi, muhabirlerin “Kızınızı neden öldürdünüz?” sorusuna sessiz kaldı. Ama daha sonra öğrenildi ki, ifadesinde Şöyle demişti: “Namusum için öldürdüm, bir anlık kızgınlığıma geldi, pişmanım.” Tutuklandı ve cezaevine gönderildi. Sinan Türkoğlu’nun liseye giden bir kızı daha var. Basit bir hesapla, sülalesini hesaba katmazsak; büyük kızını öldürdü, küçük kızı, karısı, büyük kızının nişanlısı ve kendisi olmak üzere en az dört kişinin de hayatını yaşarken bitirdi. Ben psikiyatr ya da psikolog değilim ve beni ciddiye almasanız iyi olur ama çevresinde sessiz ve sevilen biri olduğu söylenen Sinan Türkoğlu’nun birincil sorununun ne cehalet, ne öfke ne de muhafazakarlık olduğunu düşünmüyorum. Bu adamın asıl başaramadığı şey, birine önce, o kişi bir insan olduğu için değer …

Geçemiyoruz

O kadar kurallara saygılı, o kadar medeni bir toplumuz ki, bir fotoğrafla bu konudaki düşüncemi kısa ve öz paylaşmak istedim. Yaklaşık on dakika (evet gerçekten on dakikadan bahsediyorum) boyunca belki biri zahmet edip durur ve karşıya geçeriz diye beklediğimiz Eryaman, Selçuklular Caddesi’ndeki yaya geçidi tabelası, anılarımızda yer almaya hak kazandı. Hani Avrupa ile ilgili anlatılan klişe hikayeler vardır, efendim Paris’te daracık ara sokaklarda bile 80’le gidermiş araçlar ama herkes kurallara o kadar saygılıymış ki, hiç kaza olmazmış. Efendim sabaha karşı 3’te ıssız bir sokakta, karşıdan karşıya geçecek kimse veya geçiş hakkına sahip olan yolda araba yoksa bile, o kırmızı ışıkta dururmuş şoförler falan. Arkadaşlar bunlar klişe ama gerçek. Sizin rüyanızda bile göremeyeceğiniz bir medeniyet söz konusu orada. İnsanlar kurallara uymayı haysiyet meselesi haline getirmiyor. Bu yüzden allah aşkına Avrupa Birliği sizi ne yapsın? Ne yapsın ya ne yapsın, soruyorum, siz daha yaya geçidinde 15 saniye frene basmaktan imtina eden birer organizmasınız, sizi kim ne yapsın? Ama en önemlisi, ben nasıl bir günah işledim de, sizinle aynı sınırlar içinde doğdum? Çok sinirliyim.

Menekşeler

Şu hayatta en başarısız olduğum şey şüphesiz ki çiçek yetiştirmek. Çiçek yetiştirdiğimden daha iyi yemek yapıyorum, oradan anlayın. Yucca, bambu ve kaktüs gibi nükleer reaktör kalbinde bile yetişebilecek dayanıklılıktaki bitkiler benim elime geçtiğinde 3 haftada falan ölüyor. Ama bu sefer başardım. Ki bunda Hıdrellezde dilek tutmak uğruna hevesle edindiğim saksı gülleri tarumar olduğunda çektiğim üzüntüye şahit olan mahalle çiçekçisinin de payı büyük. Her Salı dükkanına kasa kasa gelen menekşelerin bende olmayan rengini ayırıyor ve parasız veriyor adam artık. Ben de yeni açan menekşelerin fotoğraflarını çekip gösteriyorum, çok seviniyor sağ olsun. İşin sırrını da öğretti, ortadan çıkan minik yeni yaprakların gelişimine fırsat vermemek amaçlı, elimizle tutup koparıyoruz, böylece çiçeğin tomurcuklanmasına engel olmuyoruz. Siz de benim gibi bitki yetiştirme konusunda başarısızsanız, menekşeyi tavsiye ederim. Büyüyüp açtıklarını görmek çok güzel. Konuşuyorum falan kendileriyle. Hatta şimdi alt yapraklarından koparıp filizlendirerek yenilerini dikmeye çalışacağım. (Pek ümitli değilim, o kadar da değil yani.) Neyse güller Hıdrellez sonrası o kadar hızlı kuruyup öldü ki, ben o dileklerin gerçekleşmeyeceğini oradan anlamıştım zaten. Ama mahallemizin çiçekçisi bana insanlığın ölmediğini gösteriyor, daha ne olsun?