All posts tagged: türkiye

Hastalıkta, sağlıkta…

Bazı çocuklar büyürken nemden bile hastalık kapar, anaları uzman olur, modern-alternatif ne kadar iyileştirme yöntemi varsa ezbere bilir, kendince iyi doktoru yüz metreden tanır; işte ben o annelerden değilim. Begül okula geç başladığı için, beş yaşına dek altıncı hastalık dışında tek bir hastalık bile geçirmedi çok şükür. Evet, hiç hastalanmadı, çok nadiren gecelik ateşlenmeleri oldu, onlarda da 39’u aşmayan bir ateş, Calpol’e bile başvurmadan sabah düştü gitti. Bunun rahatlığıyla beş sene geçirdik. Ta ki okula başlayana dek. Şimdi artık anlıyorum ki okul demek, hastalık demek. Bir ay içinde orta kulak iltihabı, dış kulak iltihabı, bitmeyen nezle, azalıp çoğalan öksürük, domuz gribi ve krup geçirdi. Sadece bir ay içinde. Bu bir ay içinde yapılan doktor ve ilaç masrafı da SSK’lı halimizle okulun bir aylık ücretinin 1,5 katı oldu, okula yanılmıyorsam sadece 3 gün gidebildi, her gittiğinde bu hastalıkların bir yenisini kapıp geldi ve ssk’lı olmasam ne olurdu, bu masrafı nasıl karşılardım bilemiyorum. Allah kötüsünden saklasın, bu geçirilen hastalıklar elbette devasız değil ve büyük küçük her hastalık sahibine Allah şifa versin ama tabii ki insan ayda 20 …

Anlatacak Çok Şey Var 2 – Antalya

Daha yazının girizgâhında şu konuda anlaşmalıyız, ben ezelden beri yaz insanıyım. Hayır kansız falan değilim, değerlerim harika, sadece yağsızım. Skinnymom diye nick’i babamın hayrına almadım. Evet kar severim, kardan adam yapmak, pamuk gibi uçuşan karı camdan izlemek, şömine keyfi, salep falan çok güzel şeyler. En çok da Ankara’da güzel. Ama Ankara’nın ağustos ortasında başlayıp haziran ortasında biten, hatta yüksek bölgelerinde yıl boyu süren, şaka kategorisindeki eşsiz soğuğunda iliklerime, meme uçlarıma ve 12 parmak bağırsağımın en derinine dek üşümekten o kadar yıldım ki Antalya bu ülkede yaşanabilecek benim için en mantıklı mıntıkaydı. Antalya’da yaşayan teyzem Temmuz başında aniden hastalanınca Antalya hayali benim için artık acilen gerçekleşmesi gereken bir adım oldu. Ekim ayının sonunda, eşyalarımızı topladık ve evi tutmadan Antalya’ya geldik. Ve otobüsle geldik. Çünkü neden? Çünkü ben uçaktan o kadar korkuyorum ki aşırı zorunlu değilsem uçakla yolculuk yapmıyorum. (Bu korkunun sebebinin 13 yaşında İspanya uçağımızın arızalanmasıyla son anda tesadüfen maruz kaldığım bir Aeroflot uçuşu olduğunu düşünüyorum.) Uçak korkusu bende şöyle gösteriyor kendini, bileti almamdan itibaren uçaktan başka bir şey düşünmüyorum, daha havaalanı kapısında midem bulanmaya başlıyor, …

Anlatacak Çok Şey Var 1- An”kara”

En son Temmuz’da yazmışım. Bir ara heveslendim ama blogun şifresini unutmuşum, nasıl geri alınır bilemediğim için salladım. Sonra geçenlerde heves ettim, dedim ben bu şifreyi bulurum hacı, gittim server dashboardundan deneme yanılma yöntemiyle değiştirdim. Fakat o kadar iş güçle doluydum ki yazmayı çok istesem de fırsat bulamadım. Haliyle narkozdan çıkmış gibi yazacağım. Uzun bir yazı olacak. Hatta o kadar uzun olacak ki, partlar halinde yayınlayacağım. Bu, Ankara yazısı. Nihayet senelerdir çok istediğim Antalya’ya göç teranesi gerçekleşti. Ankara’da son taşındığımız evde Haziran’ın 2’sine kadar elektrikli soba kullandığımda zaten artık soğuk iklim için fazlasıyla yaşlandığımı kabullenmiştim. Sadece altı ay oturduk o evde. Ama asıl mesele tabii ki soğuk falan değildi. Her şey 10 Ekim 2015’teki Gar katliamıyla başladı sanırım. Onca insanın, her kaldırım taşını ezbere bildiğim, gördüğümde içimin gittiği bir yerde göz göre göre katledilmesi bende çok büyük sıkıntı yarattı. Ben o olay olduğunda Eryaman’da yaşıyordum ve günlerce sokağa çıktığımda yanı başım patlayacakmış gibi korkuyla dolaştım. Begül’ü parka götürdüğümde çöp kutularını gezip içlerine bakacak kadar paranoyaklaşmıştım. Daha onun sıkıntısını atlatmadan -ki nasıl atlatır insan böyle bir şeyi- …

Daha Ne Kadar İyi Olayım?

Evden çıkarım, sitedeki temizlikçi, güvenlik, havuzcu, kimi görsem gülümseyerek günaydın demeden geçmem. Migros’a giderim, bütün kasiyerler adımızı bile bilir, herkesle gülerek konuşurum. Çıkarım oradan, çiçekçinin önünden geçer yol, selam vermeden, sohbet etmeden geçemem ben. Eve dönerim, damacana su söylerim son 10 liramla, 8 liradır o su, o paranın üstünü almaya utanırım, 2 lirayı çocuğa bırakırım. Taksiye binince de öyle, yakın mesafe gideceğiz diye dilemediğim özür kalmaz, 7 lira tutarsa 9 lira veririm. Metroya binmek için metro kartına para yükleteceksem kartı öküz gibi görevliye uzatıp işini bitirmesini beklemem. Merhaba derim, kolay gelsin derim, 20 lira lütfen derim, beş saniye sürer, çok teşekkür etmeden yürüyüp gitmem. Otobüse binerim, ineceğim durağı bilmiyorumdur, şoföre sorarım, lütfensiz, kusura bakmayınsız konuşmam. İnerken de tekrar teşekkür ederim. Ben teşekkür etmekten, özür dilemekten, insanlara sıcak davranmaktan hiç vazgeçmem. Sonra kargo elemanının biri gelir, kapımı zorlayıp içeri girmeye çalışır, beni ve çocuğumu mağdur eder. Hiçbir şey yapamam, ne dava açabilirim, ne şikayetçi olabilirim, travmaya girdiğimle oturup kalırım. Ben bu dünyaya karşı daha ne kadar iyi olayım? Ben ne yapayım, biber gazı spreyi alıp sağa …

Doğurmak Lanet Gibi

Ayağını bastığın yerden dert fışkırıyor. Asansöre biniyoruz, yaşlı bir adam kafasını sevmek istiyor çocuğumun. Elini uzatıyor, bilekten kesmek istiyorum. Belki çok iyi bir insandır, belki gerçekten çocukları çok seviyordur. Ama ben ne bileyim. Her yerde aynı şey. Parka gidiyoruz, biri çocuğuma on saniyeden uzun baksa ter dökmeye başlıyorum. Otobüse, metroya biniyoruz, kalabalık diye amcalar çocuğu kucaklarına almak istiyor. Merak ediyorum acaba ben “hayır” derken, suratımdaki “kesin sapıksınız” bakışı belli oluyor mudur? Kapıdaki güvenlik kucağına almak istiyor, “yapmayın lütfen sevmiyor kucak” derken sanki kezzap tükürüyorum o gencecik güvenlik görevlisinin üzerine. Hadi kreşe vermedim, bunun ilkokulu var, lisesi var, kim koruyacak oralarda bu çocuğu. Hadi sen evinde öğrettin, dedin ki “biri sana dokunursa ‘yapma anneme söylerim’ diyeceksin” Kafasına bir şeyle vururlarsa o an söylemesinden korkup? Peki ya bağırıp yardım isteyemezse? Ya korkudan gelip söyleyemezse? “Öldürürüm seni” derse o insan? Hadi söyledi, hadi şansın yaver gitti, kurgu bu ya, o taciz etmeye çalışanı içeri attırdın falan; peki o travma? Ne zaman geçer? Geçer mi? Peki o süreç? O çocuğun beyanını doğrulamak için sorulacak sorular? Tekrar yaşatılacak anlar? – …

Geçemiyoruz

O kadar kurallara saygılı, o kadar medeni bir toplumuz ki, bir fotoğrafla bu konudaki düşüncemi kısa ve öz paylaşmak istedim. Yaklaşık on dakika (evet gerçekten on dakikadan bahsediyorum) boyunca belki biri zahmet edip durur ve karşıya geçeriz diye beklediğimiz Eryaman, Selçuklular Caddesi’ndeki yaya geçidi tabelası, anılarımızda yer almaya hak kazandı. Hani Avrupa ile ilgili anlatılan klişe hikayeler vardır, efendim Paris’te daracık ara sokaklarda bile 80’le gidermiş araçlar ama herkes kurallara o kadar saygılıymış ki, hiç kaza olmazmış. Efendim sabaha karşı 3’te ıssız bir sokakta, karşıdan karşıya geçecek kimse veya geçiş hakkına sahip olan yolda araba yoksa bile, o kırmızı ışıkta dururmuş şoförler falan. Arkadaşlar bunlar klişe ama gerçek. Sizin rüyanızda bile göremeyeceğiniz bir medeniyet söz konusu orada. İnsanlar kurallara uymayı haysiyet meselesi haline getirmiyor. Bu yüzden allah aşkına Avrupa Birliği sizi ne yapsın? Ne yapsın ya ne yapsın, soruyorum, siz daha yaya geçidinde 15 saniye frene basmaktan imtina eden birer organizmasınız, sizi kim ne yapsın? Ama en önemlisi, ben nasıl bir günah işledim de, sizinle aynı sınırlar içinde doğdum? Çok sinirliyim.

Kalbimiz Buz Tutarken

Kış aslında şu yukarıdaki fotoğraftaki gibi bir şey. Bembeyaz ve tertemiz. Ben kışın bu halini en son 16 yaşındayken Elmadağ’da görmüştüm. O zamanlar kışı severdim. Zaten Ankara’da kışı sevmemek gibi bir seçeneğiniz olamazdı. Dengelerin henüz bu denli bozulmadığı o yıllarda, kışın hep bilek boyunda kar olurdu şehrin merkezinde bile. Biz inanılmaz uzaklıktaki okullarımıza, yalnız başımıza yürüyerek gidip gelirdik daha küçücükken. Kar yağıp da dizi geçtiğinde, okulları bir zahmet tatil ederlerdi, o da öyle bir gün iki gün değil, 3 gün, bazen bir hafta; okula gittiğimizde öğrenirdik tatil olduğunu, aynı yolda kartopu oynayarak dönerdik eve. Kış çocukken güzeldi. Açta açıkta kalanı getiremezdik o yaşta aklımıza. Kalbimiz her kırıldığında üzerimize kar yağmış, içimizde fırtına kopmuş, yüreğimiz buz tutmuş gibi hissetmeyi de öğrenmemiştik.  Karı-kışı severdin, hatta yazdan bile güzeldi, o mevsimi iple çekerdin. O kadar çok acı var ki, yaz-kış buz tuttuk artık hepimiz. Çözülmeyen bir buzla kaplandık. Kımıldayamamız belki de bu yüzden. Çünkü hiçbirimizin umursamayacak, görmemiş gibi yapacak kadar içinin geçtiğine inanmıyorum ben. Sadece buz tuttuk. Belki kendimizi çaresiz sandığımız belki de gerçekten çaresiz olduğumuz için, buzun içinde öyle …

Çok Sıkılıyorum

İnsan aylarca yazamayabiliyor. Ama ben bir gece 23’te uyuyup 00:’da uyanıp, yazamayışımın üzerine bile yazabilirim. Her şey ama her şey, uzun metinler, destansı kahırlar, ağlanası hikayeler yazdırabilir bana. Neyse, ben aslında senelerdir içimdekileri yazmıyorum, yazarken ister istemez beynimdeki rtük’ten geçiyor her şey. Ama bazen bütün dünya içime doluyor, işte şiddetle kusmamı gerektiren bu gibi zamanlarda, sanki bir noktaya bakıp dalıp, orada sonsuza dek kalacağımı hissettiğim anlarda, başlıyorum yazmaya. Son birkaç aydır, benim yüzüm hiç gülmüyor. Gülmeyi unutmak üzereyim. Bu toprakların kime neyi sunduğunu bilemiyorum da, bana artık bırak mutluluğu, standart bir 24 saat bile sunmuyor. Belki toprağın suçu yoktur da, üzerinde benimle beraber nefes alan milyonlardadır sorun, emin de olamıyorum. Ama hangi birinden bahsedeyim, bilemiyorum. En son birkaç hafta önce pazar günü onu aradığımda bana karısı yanında diye “sen boşanmış bir kadın olarak pazar günü hangi hakla beni rahatsız ediyorsun, bir daha beni hiçbir şekilde arama” diye bağıran orta okul arkadaşımdan mı bahsedeyim mesela. Yok, bu tarz şeylerden bahsetmeyim çünkü o zaman aranızda boşanmak isteyen varsa bu yazı bittikten sonra götü yemez. Çok sıkılıyorum artık ben. Her yer …

Duyar Skalası

Aronofsky‘yi sevmedigim halde, bir sekilde tum filmlerini izledim. Bence Aronofsky, Cagan Irmak’in Hollywood gormus halidir ve tek yaptigi, son derece temel insani gercekleri ya da konulari, asiri duygusallikla susleyip iyi oyuncularla destekleyerek sanki ilk kez farkina variyormusuz gibi biz insanlara yedirmektir. Ve bunu yaparken, eger fiminde isledigi konuya hakimseniz, aslinda ne kadar kirk yillik, ne kadar basit ve bilinen bir olguyu nasil da abarttigini ve carpittigini dusunup filmi izlerken patetik kahkahalar esliginde, sinirden saclarinizi falan yolarsiniz. Kendisi tam bir mini cakaldir ve sevmedigim olayi da budur. Sen kimsin Kabala hakkinda film yapiyosun pezevenk. Neyse.  Girizgahin sebebi su, dun gene Aronofsky filmi oldugunu bilmeden oturup 2 saat Noah‘yi izledim. Son sahne bittiginde icimde bi huzursuzluk vardi, biseyler olmamis, film guzel gibi ama aslinda degil, kopukluklarin sebebi, filmin konusunun tamamen muallaklarla bezeli, dini bir mevzu olmasi degil, baska bisey var diye hop oturup hop kalkarken, siyah zemin uzerinde kadim esintili fontla yazilmis “Directed by Darren Aronofsky” yazisini gordum ve ha o yuzden olmamis, olmamis bu film ya, gene olmamis dedim.  Ama filmde bir sahne vardi. Tek bir …

Okumak İstemediginiz Her Şey

2009’da twitter hesabimi ilk actigim zamani hatirliyorum, fantastik linkler paylasir, metin kutusunda bize soylendigi gibi o an ne yaptigimizi yazardik, hatta aforizma kasanlarla da epey bi dalga gecilirdi, o zaman boyle “kus olsam gelir kalbine konardim, sen kovalardin” tadinda seyler yazanlara gulerdik, gercek bir goygoy yuvasiydi; ve eglenirdik. 2 kere ozel sebeplerden hesap kapattim twitter’da, bu 3. hesabim. onceki hesaplari da kapattigim icin pisman olusum, tweet silme aplikasyonlarinin cikisina denk gelir. simdi kafam atti mi, siliyorum ne kadar tweetim varsa, sifirdan devam ediyorum. derken son bir ayda, artik sinirlerim okuduklarimi kaldiramamaya basladi. aslinda her sey gecen haziran’a uzaniyor elbette; hepimizin cildirmaya basladigi direnis gunlerine denk geliyor. (direnis gunleri diyince de zannedersin topla tufekle savastik, yok efendim, gaz ve su sıktılar, kactik. asil direnis hayatini, gozlerini kaybedenlerin, lobna gibi hayatta kalip, onlar yuzunden bambaska bir hayata adim atanlarin yaptigi seydi, kimse kusura bakmasin) son bir ayda en cok okudugum iki sey, “bir allah var olsaydi, boyle olamazdi” ve “”twitter’i kapatmayi dusundum” cumleleri. bunlar okuyup twitter’a yazmadigim, ama simdi buraya yazdigim, bana da ait dusunceler. son bir …